İNSANLARIN YAŞADIĞI
DÖNEMDEKİ BAZI JEOLOJİK OLAYLARIN ETKİLERİ
Diğer tüm canlılarda olduğu gibi,
insanların yaşamında da, iklim koşulları çok önemli bir yer tutar. Diğer taraftan,
dünyamızdaki bir çok olayda olduğu gibi, iklim koşulları da bir çok faktörün
(enerji sisteminin) birbirlerini etkilemeleri sonucu değişirler. Şimdi burada kısaca,
dünyamız iklimini etkileyen ana faktörleri belirlemeye çalışalım.
Jeolojik Olayların İklime ve Coğrafik
Görüntüye Etkileri
Dünyamızı ısıtan enerji kaynağının
yaklaşık % 95' i Güneş'ten gelir, yaklaşık diğer %5lik kısmı ise yerin iç
enerjisinden sağlanır. Dolayısıyla, dünyamız iklimini etkileyen ana faktörleri
irdelerken, Güneş'ten dünyamıza gelen enerjinin hangi faktörlerce denetlendiğini
ortaya koymak, dünyamız iklimini etkileyen faktörleri belirlememize yarar.
Bu faktörleri iki ana gurupta
inceleyebiliriz: a) Dünyamız dışından kaynaklanan, yani astronomik olaylar; b)
Dünyamızdan kaynaklanan, yani jeolojik olaylar.
Astronomik olaylar:
Dünyamıza ulaşan güneş ışınları
oranı, Dünyamızın Güneş etrafındaki yörüngesinin şekline bağlıdır.
Dünyamızın Güneş etrafındaki yörüngesi ise sabit değildir. Bu yörünge uzunca
bir elips şekliyle, dairesele yakın bir elips şekli arasında yaklaşık 100 bin yılda
bir değişir. Bu nedenle dünyamızın güneşten aldığı ısı, Güneş’e
yakınlığına veya uzaklığına bağlı olarak, yaklaşık 100 bin yıl aralıklarla
değişir. Yörünge uzun elips şeklinde olduğunda, yarı kürelerden birinde, yaz-kış
sıcaklık farkları çok artarken, diğer yarı kürede yaz - kış farkı neredeyse
kaybolur. Bunun sonucu olarak da iklimsel değişimler oluşmaya başlar.
Dünyamız yukarıda belirtilen yörüngesi
üzerinde ilerlerken, aynı zamanda kendi ekseni etrafında da döner. Dünyamızın kendi
ekseni etrafındaki dönme ekseni, güneş etrafındaki dönme düzlemine dik değildir,
ve günümüzde yaklaşık 23° ’lik bir açı yapar. Bu açı da sabit değildir ve
yaklaşık 21° ila 25° arasında değişir. Bu değişimin periyodu ise yaklaşık 40
bin yıldır, ve bu nedenle bu peryodlarla dünyamızda iklimsel faktörler değişir.
Eğim derecesi arttıkça, yaz - kış arası sıcaklık farkları artar: Dünyamızın
hem kuzey hem güney yarı küresinde yazlar daha sıcak, kışlar daha soğuk olmaya
başlar. (Eğim derecesi azaldıkça ise, mevsimsel farklar azalmaya başlar.)
Diğer bir astronomik döngü ise, dünya
dönme eksenindeki “presesyon” denilen değişim olaydır. Yaklaşık her 20 bin
yılda bir gerçekleşen bu “presesyon” değişiminde, bir yarıkürenin mevsimi yaz
beklenirken kışa, diğer yarıküreninki ise kış beklenirken yaza dönüşüverir.
Örneğin, günümüzde dünyamız Ocak ayında Güneşe en yakın konumundadır ve bu
zamanda güney yarıkürede yaz, kuzey yarıkürede kış mevsimi yaşanmaktadır. Temmuz
ayında ise, dünyamız Güneş’e en uzak konumundadır ve kuzey yarıkürede yaz,
güney yarıkürede kış olur. (Bu nedenle, kuzey yarıkürede iklim koşulları, güney
yarıküredeki iklime göre çok daha ılımlıdır.) Yaklaşık her 20 bin yılda bir,
dünyamız dönme ekseninin Güneş etrafındaki yörünge düzlemiyle yaptığı 23° lik
açı tam zıt yöne kayar, ve Ocak ayı geldiğinde, daha önce ocak aylarında kış
mevsimi yaşayan yarıküre yaz mevsimine, kış mevsimi yaşayan yarıküre yaz mevsimine
kavuşur. Yani, yaklaşık her 20 bin yılda bir, her bir yarıküre ard arda iki kış
veya iki yaz mevsimi yaşamak zorunda kalır!
Milankoviç döngüleri olarak bilinen bu
astronomik olaylar dünyamız iklimindeki dış kaynaklı değişimlerin ana nedenlerini
oluştururlar (Hays ve diğ. 1976, Imbrie ve Imbrie 1979, Imbrie ve diğ. 1984).
Jeolojik Olayların İklim Koşullarına Etkileri:
Jeolojik olayların iklim üzerindeki
etkileri de bir kaç ana başlık altında toplanabilir.
Yeryuvarında kayaçların ayrışması
sırasında, gerek silikatlı mineraller, gerek karbonatlı mineraller, CO2 ve
H2O ile reaksiyona girerek Ca(HCO3)2 bileşiminde bir
ürün oluştururlar ve bu ürün eriyik olarak denizlere taşınır.
Örneğin Silikatlar şu şekilde
ayrışırlar: CaSiO3 + 2CO2 + H2O = Ca(HCO3)2
+ SiO2 .
Karbonatlar ise şu şekilde ayrışırlar:
CaCO3 + CO2 + H2O = Ca(HCO3)2
Denizlerde gittikçe yoğunluğu artan bu eriyikler, zaman
içinde kireç olarak tekrar çökelmeye başlarlar; yani reaksiyon şu şekilde gelişir:
Ca(HCO3)2 = CaCO3 + CO2 + H2O
(Koyu renkli yazılan bileşikler katı fazları
belirtirler. Yani, bir süre sonra, denizlerdeki bikarbonat iyonları, kireç olarak
çökelerek, deniz tabanında bir katman oluştururlar.)
Bu anlatılanların anlamı şudur:
Ayrışma sonucu, her ayrışan bir silikat molekülü başına 2 CO2 molekülü
bağlanarak, denizlere taşınırlar ve zamanla denizlerde çökeltilerek tortul karbonat
kayacı oluşturulur ve atmosferden 2 CO2 molekülü eksilir. Atmosferdeki CO2
gazı “sera gazıdır”, yani, dünyamıza gelen kısa dalga boylu güneş
ışınlarını geçirirler, ama dünyamıza çarptıktan sonra uzun dalga boylu
ısı ışınlarına dönüşen enerji kaynağının tekrar uzaya salınmasına engel
olurlar. (Sera bahçelerindeki camlar da aynı etkiyi yaparlar.) İşte bu nedenden
dolayı, atmosferden CO2 gazı eksildikçe, dünyamız iklimi soğumaya
başlar, çünkü, sera etkisi yapacak CO2 molekülü sayısı azalır ve
dünyamıza gelen güneş enerjisinin büyük bir kısmı tekrar uzaya kaçar.
Dünyamız atmosferindeki CO2 miktarı,
yeryuvarında oluşan sürekli aşınmalar ve denizlerde gerçekleşen sürekli
tortulaşmalar nedeniyle yeryuvarı tarihi boyunca genelde bir azalma göstermektedir.
Ancak, yeryuvarının iç dinamiği nedeniyle oluşan dağ oluşumları etkinlikleri
nedeniyle, CaCO3 çökeli olarak bağlanan bu karbondioksit
moleküllerinin bir kısmı, magmatik faaliyetler sonucu (CaCO3 = CaO +
CO2) tekrar CO2 olarak atmosfere geri verilir ve bu
şekilde biraz telafi edilmiş olur.
CO2 dünyamızda bu türde bir
döngü içindedir. Ancak bu döngü sisteminde, yeryuvarında ayrışmanın çok hızlı
olduğu (yani atmosferden çok CO2 çekildiği) dönemlerle, atmosfere çok CO2
verildiği dönemler her zaman çakışmazlar ve bunun sonucu, dünya ikliminde sera
etkisinin azaldığı ve arttığı zamanlar olur. Ayrışmanın en çok olduğu zamanlar,
yeryuvarı topografyasının en yüksek olduğu zamanlardır; çünkü bir yöre ne kadar
yüksekse, o oranda hızlı ayrışmaya uğrar; dolayısıyla da atmosferde o oranda CO2
azalması olur; yani dünyamız soğumaya başlar! Yeryuvarı topografyasının en
yüksek olduğu dönemler, dağ oluşumu (orojenez) dediğimiz zamanlardır.
Gerçekten de, dünyamızdaki her büyük orojenik dönemden sonra, buzul devirlerine
girildiği, yeryuvarı yıllıklarında kayıtlıdır.
Jeolojik olayların dünya iklimine etkisi,
dünya coğrafik görüntüsünü değiştirmekle de oluşur. Şöyle ki: Dünyamıza
gelen güneş enerjisinin bağlanan miktarıyla yansıtılan miktarı coğrafik yüzeye
göre değişmektedir. Örneğin denizler, gelen enerjinin %9unu yansıtmakta (%91ini
depolamakta); karalar yaklaşık %25ini yansıtmakta (%75ini depolamakta); kar veya
buzullarla kaplı bir yüzey ise %80ini yansıtmakta (%20sini ancak depolayabilmektedir).
Jeolojik olaylar sonucu, karasal alanlarla denizel bölgeler zaman içinde birbirine
dönüştürülebilmekte, dolayısıyla, bir yarıkürenin enerji depolama kapasitesi
artırılabilmekte veya eksiltilebilmektedir. Buna ek olarak, dağ oluşumu sırasında,
bir bölgenin deniz seviyesinden yüksekliği gittikçe artırılmakta; yükselti
arttıkça, yüzey soğumakta ve soğuk ortamlarda yağış kar olarak yağmakta; karla
kaplı bölge arttıkça, güneşten absorplanan enerji miktarı gittikçe azalmakta ve
ortam gittikçe soğuk iklime doğru kaymaktadır.
Dünyamızın son 70 milyon yıllık dönemine ait, oksijen
izotopu ölçümlerine dayalı, ortalama okyanus suyu sıcaklığı değerleri.
Görüldüğü üzere son 50 milyon yıldır dünyamız sıcaklığı gittikçe
azalmaktadır.
Dağ kuşaklarının ve okyanusların dünya üzerindeki
yönlenmeleri de iklime çok büyük etki yaparlar. Şöyle ki: Kuzey-güney yönlü
uzanan bir dağ sırası ile, doğu-batı yönlü uzanan bir dağ sırasının iklim
üzerinde çok farklı etkileri vardır. Dünyanın en çok ısı depolanan yerleri
ekvatora yakın kuşaklardır. Doğu - batı uzanımlı dağ zincirleri, atmosferde
oluşacak olan kuzey - güney yönlü atmosfer döngülerini engelleyeceklerinden dolayı,
ekvator kuşağında biriken ısının kutup bölgelerine gitmesine engel olurlar. Aynı
şekilde, okyanusların uzanım şekli de çok önemlidir. Atlantik Okyanusu gibi,
kuzeyden güneye kadar uzanan okyanus sistemleri, okyanus içinde ekvatordan kutuplara
doğru oluşan derin okyanus akımlarının oluşmasına olanak verdiklerinden, dünya
ikliminin ılımanlaşmasına yol açarlarken, tersi durumlarda iklim sertleşmesine neden
olurlar.
Daha bunlar gibi bir çok faktör dünya
ikliminin değişiminde etkili olmaktadır. Ama en önemli olanlar bunlardır. Bu
faktörlerden hiç biri tek başına buzul devri oluşturmaz, ancak bunların
birbirleriyle üst üste gelmeleri, artırıcı veya eksiltici etkilerin üst üste
çakışmaları sonucu dünyamızda anormal iklim koşulları ortaya çıkmaktadır.
Dünyamız, yaklaşık son 50-60 milyon
yıllık döneminde büyük bir dağ oluşumu dönemi geçirmiş ve bunun sonucunda da,
doğu - batı uzanımlı Alp - Himalaya dağ kuşağı ortaya çıkmıştır. Bu dağ
kuşağının oluşumu hala tam olarak gerçekleşmiş değildir ve sıkışma-yükselme
eğilimi hala yer yer devam etmektedir. Bu aşırı yükselmeye bağlı olarak
gerçekleşen hızlı ayrışma nedeniyle, atmosferdeki CO2 sera gazı hızla
eksilmekte ve dünyamız iklimi yaklaşık 50 milyon yıldan beri sürekli soğumaktadır
(Şekil 37’ye bak). Son 2 milyon yıllık döneme (Kuvaterner’e) girildiğinde,
soğumanın çok daha hızlandığı saptanmıştır. Yukarıda belirtilen astronomik
döngülerin etkileri de hesaplanmaya katılınca, son 2 milyon yıl içinde, yaklaşık
her 100 bin yılda bir, uzun süreli (yaklaşık 100 bin yıllık) çok soğuk buzul
devirleri ve bunlar arasında kısa (yaklaşık 10 bin yıl) süreli ılıman buzul-arası
dönemler oluşumu gerçekleşmiştir. Bu buzul devirlerinden sonuncusu yaklaşık 130 bin
yıl önce başlamış ve yaklaşık 14 bin yıl önce sona ermiştir.
Son buzul devri süresince, jeolojik verilere dayanılarak oluşturulan,
dünyamızın coğrafik görüntüsü.
Şimdi bu buzul devirlerinde dünyamızda nelerin
nasıl değiştiğine bakalım. Şekil 37’deki harita, buzul devirlerindeki
dünyamızın coğrafik görüntüsünü vermektedir. Haritada görüldüğü üzere,
buzul devirlerinde, kutup bölgelerine yakın kuşaklar tamamen buzul örtüsü altında
kalıyorlar ve haritadan siliniyorlar! Örneğin Norveç, İsveç, Finlandiya, Danimarka,
Kanada gibi ülkelerin tümü; İngiltere, Almanya, Polonya, Rusya ve USA gibi ülkelerin
kuzey kesimleri, kalınlığı kilometrelere varan buzullarla kaplanmışlardır.
Bunların haricinde, Alp - Himalaya dağ kuşağı, And dağları gibi yüksek dağ
silsilelerinin üzerlerinde de kalın buzul oluşumları var. Dünyamızda bu kadar
büyük bir buzul örtüsü oluşması için, elbette bir o kadar suyun denizlerden
buharlaşması ve dolayısıyla deniz seviyesinin de o oranda alçalması gerekir. Bu olay
da aynen böyle olmuştur ve buzul devirlerinde dünyamızdaki deniz düzeyi,
günümüzdekinden yaklaşık 130m daha düşük bir seviyededir. Deniz düzeyinin
yaklaşık 130m daha düşük olduğu bir dünyanın coğrafik görüntüsü de elbette
yine çok farklıdır: İngiltere ile Avrupa arasındaki Manş denizi kaybolmuştur ve
İngiltere Avrupa’ya tamamen bitişiktir; Asya ile Kuzey Amerika’yı ayıran Bering
Boğazı geniş bir kara köprüsüne dönüşmüştür ve Asya ile Kuzey Amerika
birbirleriyle tamamen bitişiktir (ve bu kara köprüsünden yaklaşık 20 bin yıl
önceleri ilk insanlar K. Amerika’ya geçmişlerdir, daha öncesinde ise Amerika’da
hiç insan bulunmamaktadır. Halbuki Asya, Avrupa ve Afrika’da insanlar 2.5 milyon
yıldan beri yaşamaktaydılar!). Güney Doğu Asya bölgesindeki adalar arasındaki
denizler yoktur ve tüm bu alan devasa bir ova gibidir; Avustralya ile Asya, aralarındaki
deniz seviyesinin düşük olması nedeniyle, çok daha geniş bir yüzeye
kavuşmuşlardır ve birbirlerine neredeyse değecek kadar yakın görünürler; Basra
körfezi tamamen kara halindedir ve Arabistan bir yarımada değil, Asya’ya tamamen
bitişiktir (aralarında sadece Dicle-Fırat ikilisinin yatağı vardır), vs...
|