| 1-TOPLUM VE TOPLUMBİLİMİ
İnsanlar yaşamlarını toplumsal ilişkiler sistemleri içerisinde
sürdüren toplumsal varlıklardır. İnsanı bu açıdan ele alarak toplum içinde yer
alan sosyal gurupları, sosyal sınıfları, ekonomik, siyasal, sosyal, dinsel ve hukuksal
kurumları, nüfusu, örf, adet değer, norm ile inançları ve bunlar arasındaki
ilişkileri; değişmeleri inceleyen bilim dalına ya sosyoloji yada toplumbilimi denir.
İnsanlar toplumu ve ona ait süreçleri toplum bilimi aracılığıyla anlayarak
çözümleyebilir ve kontrol etmeye çalışır. Toplum, belirli bir bölgede yaşayan
insanlardan oluşmuş ve üyelerinin ortak bir yaşayış tarzını bölüştükleri en
büyük bir insan grubudur. İnsanın en ilkel toplumlardan en çağdaş toplumlara
kadar sosyal bir varlık olarak yaşamakta olması toplum bilimin doğuşuna olanak
hazırlamıştır. Bu nedenle sosyolojinin insan ilişkilerinin ortaya çıkışı ile
başladığı düşünebilir. Ancak sosyoloji terimi ilk kez Fransız Auguste Comte
tarafından kullanılmıştır. Toplum sürekli bir olgudur. Bireyler zaman içinde
toplumu terk etseler bile toplum yine de belirgin özellikleriyle kendini devam ettirir ve
sahip olduğu özellikleri sosyalleşme yoluyla yeni bireylere aktarır. Bu nedenle
sosyolojinin başlangıç noktası sosyal ilişki yani başkalarıyla insani ilişkiler
içinde bulunan bireydir. ‘Sosyal’ terimi Latince socius sözcüğünden
türetilmiştir. Socius'un anlamı birliktelik, birlikte oluştur. Socius olmak
gizilgücü kişide doğuştan vardır. Bu gizilgüç sosyalite olarak da adlandırılır.
Kişi, sadece başkalarıyla ilişki kurma eğilimine sahip olduğu için da sosyaldir. Bu
nedenle sosyal bilim kişileri sadece bu görünümleri içinde inceler. Bu nedenle
sosyologlar kişileri sosyal davranışları yönünden aynı olarak ele alır. Kuşkusuz
her kişi fizik birim olarak farklıdır. Bu farklılıklar fizyolog, biyolog, patolog,
psikolog, psikiyatrist vb. bilim adamlarınca ele alınıp çözümlenmeye çalışılır.
Sosyolog ise insanı sosyal kişi olarak, hepsini birlikte olma, başkalarıyla ilişki
kurma özelliğine sahip kişiler olarak değerlendirir. İnsanlar en eski çağlardan
beri dikkatlerini toplum sorunları üzerine çevirmişlerdir. Ama bu gerçeği bilim
düşünüşüyle incelemek fikri Rönesans'tan sonra doğmuş, ağır ağır gelişmiş
ancak 19'uncu yüzyılın ilk yarısında A. Comte'la Le Play'ın elinde gerçekleşmeye
yüz tutmuştur. Bu dönem dünya çapında sonuçlara yol açan sanayi devrimi nedeniyle
sosyal ve ekonomik sorunların değişikler gösterdiği bir sürece denk gelmektedir.
Böylece sosyoloji, felsefe, özellikle tarih felsefesinden ayrılarak başlı başına
bir bilim dalı olarak kabul görmüştür. Sosyolojinin bu kadar geç ortaya
çıkışının nedeni, sosyal olay ve olguların, doğa olay ve olgularından çok
farklı olarak kabul edilmesi, kendilerine özgü niteliklerinin varlığının ve
bilimsel incelemelerinin yapılamayacağının savunulmasıdır. Bazen de sosyal
olayların doğaüstü olduğu ileri sürülmüştür. Bu nedenle sosyoloji uzun yıllar
filozofların, ahlakçıların, ilahiyatçıların ötesine geçememiştir. Bu bağlamda
sosyolojinin doğuşunu hazırlayan filozoflar arasında Platon, Aristoteles, Saint
Augustinus'u sayabiliriz. Bu doğuşun müjdecisi ise Mukaddime adlı ünlü yapıtıyla
İbn-i Haldun olmuştur. İbn-i Haldun'a göre insanın sosyal yaşamının hal ve
tabiatının incelenmesi kendi başına ayrı bir bilimdir. İnsanlığın toplumsal
evriminde aşamalar vardır ve değişik toplumlar arasındaki farklar, coğrafi
çevrenin, iklim koşullarının, üretim koşularının farklı oluşundan
kaynaklanmaktadır. Machiavelli, Calvin, Bodin, Habbes, Locke, Spinoza ise toplumu dinsel,
siyasal ve ekonomik açılardan ele alarak sosyolojinin sosyal felsefe içinde gelişerek
sonradan bağımsız bir bilim haline gelmesine katkıda bulunan diğer
düşünülürlerden bazılarıdır. Sosyoloji terimi ilk kez 1838'de Comte'un Pozitif
Felsefe Derslerinin IV. cildinde en gelişmiş Pozitif bilim olarak tanımlanmıştır.
Rousseau, Montesquiev, Saint-Simon, A. Comte, Le Play ve Karl Marx bağımsız bir bilim
olarak sosyolojinin öncüleri olmuşlardır. Bunlardan sonra sosyolojiye en büyük
katkıyı yapan sosyologlar Emile Durkheim, Max Weber, Vilfredo ve Pareto olmuştur.
Sosyolojinin yaygınlaşmasında etkin rol oynayan sosyologlardan bazıları ise William
G. Sumner, George Simmel, Ferdinand Tönnies'dir. 20. yüzyılda yaşanan ekonomik,
kültürel ve teknolojik gelişmeler toplum hayatında da yeni gelişmelere ve sosyal
değişimlere yol açmıştır. Bu değişmeler sosyolojinin de bir takım dallara
ayrılmasına neden olmuştur.Hukuk sosyolojisi, Eğitim Sosyolojisi, Sanayi Sosyolojisi,
Din Sosyolojisi, Spor Sosyolojisi, Aile Sosyolojisi vb. Toplumsal değişiklikler
toplumsal sorunların farklılaşmasını ve karmaşıklaşmasını beraberinde
getirdiğinden özel olarak ele alınıp incelenme zorunluluğu doğmuştur. Ve yeni
sosyoloji dalları uygulamalı çalışmalar ve araştırmalar ile toplumsal yaşamın
farklı boyutlarını incelemeye yönelmiştir. Sosyoloji dinamik bir bilimdir, dünü ve
bugünü yakalar. Yaşanan çağa ışık tutar, sosyal olayların ve olguların sonunun
gelmediği hesaba katılırsa, sosyoloji de canlı bir sosyoloji olarak devam eder.
Sosyoloji meselelere sistemli bir yaklaşımdır. Yere, zamana ve toplum yapılarına
göre olan sebep-sonuç ilişkilerinin değerlendirilmesidir. Bu değerlendirmeleri
yaparken sosyoloji, felsefe, coğrafya, psikoloji, etik, hukuk, ekonomi, siyaset, spor,
işletme, eğitim vb. bilim dallarından yararlanır. Herkes, her zaman toplumda yaşamak,
başkalarıyla ilişki kurmak ve sosyal roller icra etmek zorunda olduğu için sosyolojik
bilgi her kariyer ve meslek için yararlıdır. Öğrenciler de toplumun birer üyesi
olarak öğrenimlerini tamamladıktan sonra değişik statü ve rollerde toplumsal
yaşamlarını sürdürecekler. Okul yıllarından sonra başarılı ve etkili olmaya
çalışırken toplumsal bilgiler onlara yol gösterir. Özellikle öğretmenlik, hukuk,
siyaset, gazetecilik, pazarlamacılık gibi direk olarak insanlarla ilgili mesleklerde
çalışacak olanlar için toplumsal bilgiler mutlu ve başarılı olabilmelerinin
önkoşulu olarak kabul edilebilir.
SPORDA İLKLER
Eski
çağlarda yapılan spor faaliyetlerinde Eski Yunan Sporu’nun ve Olimpiyatların büyük
yeri vardır. Ama spor ile ilgili ilk modern anlamdaki organize spor müsabakalarının
Sümer Uygarlığı sırasında ortaya çıktığı, Hititler ve Eski Mısırlılar yolu
ile Eski Yunan’a geçtiği bilinmektedir. Bu bizleri Milat’tan önce 3600-2000
yılları arasına kadar götürmektedir. Sümerler’e ait 200 kil tablet, altın ve
gümüş eserler, mezar taşları, tapınak mimarisi ve Gılgamış Destanı’nın
sistemli incelenmesi sonucunda modern anlamdaki sporun ilk defa Sümerler tarafından
ortaya konulduğu saptanmıştır. Hatta bazı Sümer tabletlerinde, şair dönemin Sümer
kralının ne büyük bir uzun mesafe koşucusu olduğunu, şiirsel bir anlatımla
aktarır. MÖ 3000 yılının sonunda III.Ur Hanedanlığı’nın kurucusu Ur-Nammu’nun
oğlu Şulgi’nin ne büyük bir koşucu olduğu tabletlerde kendi ağızından
anlatılır. Tabletteki dizelerde Şulgi, Nippur’dan, Ur’a yaklaşık 15 çift saatlik
mesafeyi (yaklaşık 150 km), yalnızca bir çift saatte aldığını söylemektedir.
Tablette şöyle der:“Adım uzak günlere erişsin, ağızdan düşmesin diye, Ünüm
ülkenin her yanına yayılsın diye, Bütün ülkelerde övüleyim diye, Ben,
koşucu, gücümü topladım, yola koyuldum, Nippur’dan, Ur’a, Yolu bir çift saatlik
gibi aşmaya karar verdim, Yorulmak bilmez bir aslan gibi şahlandım,”
Eski Yunan’da spor konusundaki en eski
yazılı kayıta, Homer’in İlliada isimli eserinin 23. bölümünde rastlanır.Burada
Yunan kahramanı Patroclus anısına düzenlenen spor karşılaşmalarında Araba
yarışları,Güreş,Boks,Koşu Müsabakaları ve Cirit Atma vardır.Bu beş yarışmadan
dördünü yüzyıllar önce Sümer’de yapıldığı buluntulara dayanarak
söylenebilir.
Yunanistan’da spor oyunları Yunan
Birliği’ni sağlayıcı nitelikleriyle ortaya çıkar. Bunlar Olimpia, Pythia,Nemea ve
İsthmia’dır. Bunların en eskisi olimpia’dır. Belge ve bulgulara dayanılarak
ve yarışmalarda kazananların ilk defa kaydedildiği oyunlar esas alınarak
olimpiyat oyunlarının Milattan Önce 776 yılında Olimpia’da yapıldığı tespit
edilmiştir.
Sporda ilk biçimsel örgütlenmeler
öncelikle Antik olimpiyatlardan üç ay önce başlayıp, olimpiyatlardan beş gün sonra
sona eren silah bırakışlarını simgeleyen “Olimpiyat barışı” anlamına gelen
Ekechreiria, işlerini yürütmek amacıyla dört yılda bir seçimle oluşan geçici bir
yönetsel yapıdır.
Burada Delphi Kahini’nin önerileri ile
Olimpiyat Oyunları’nın cereyan ettiği mukaddes ay süresince barışın devam etmesi
kararlaştırılmıştır.Bir disk üzerine yazılan anlaşma metninde “Olimpia kutsal
bir bölgedir.Buraya silahlı olarak girmeye teşebbüs eden tanrıya karşı günahların
en büyüğünü işlemekle damgalanacaktır.Böyle bir fena davranışın öcünü,
gücü yettiği halde almayan da Allahsız sayılacaktır.” yazılıdır.
Bunun ardından eskrim okulu
ağırlıklı VIII.Henry’nin 1540’da kurduğu “Savunma Ustaları Birliği” gelir.
Ama federasyonlaşma bazında ilk adım Japonya İmparatoru Yoozei’nin 1603 yılında
okullararası yarışmaların organizasyonunu sağlamak amacıyla kurdurduğu yüzme
federasyonudur.
Ama uluslararası düzeydeki ilk çok
ulus ve tek sporlu yönetsel yapı 1875 yılında IYRU(International Yatch Racing
Union-Uluslararası Yat Yarış Birliği) adı ile kurulan Uluslararası Yelken
Federasyonudur.
İlk çok uluslu ve çok sporlu örgüt
ise 1894 yılında kurulan IOC(International Olympic Committe) Uluslararası Olimpiyat
Komitesidir
Tüm bu ilklerle birlikte vurgulamak
istediğim nokta ilk çok uluslu ve tek sporlu yönetsel yapı olan
IYRU’nun(Uluslararası Yelken Federasyonu.1875) Cemiyet-i Akvam’dan(Milletler
Cemiyeti), ilk çok uluslu,çok sporlu örgüt IOC’nin (Uluslararası Olimpiyat
Komitesi.1894) Birleşmiş Milletler’den yaklaşık yarım yüzyıl yaşlı olmasıdır.
TÜRKİYE’DEKİ
İLKLER .
NEDEN
KOŞMALIYIZ ?
İnsan
yaşamının ortalama yaş süresi uygarlığın gelişimine bağlı olarak uzamaktadır.
Romalılar zamanında 20-30 yaşları dolaylarında olan ortalama yaşam süresi,
1910’lu yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde erkekler için 46. 3, kadınlar
için 48. 3 yıla uzamıştır. 1930’lara gelindiğinde bu erkekler için 58. 1,
kadınlar için de 61. 6 olduğu görülmektedir. Ülkemizde ise 1970’li
yılların ortalarında erkek de ortalama yaş süresi 61. 59 iken, kadında da 68. 07
‘ydi. 1985 yılında ise ülkemizdeki rakamların erkeklerde 65. 1, kadınlar da ise 71.
5 olarak görüyoruz.Dünya Sağlık Örgütü’nün 1983-1986 yılları arasındaki
verilerine göre Türkiye 20 ülke arasında ortalama yaşam süresinin en kısa olduğu
ülke. Erkekler 65. 1, kadınlar ise 71. 5 yıl yaşabilmekte. Ülkemiz dışından
örnekler verdiğimizde İsviçre’de erkekler 73. 8, kadınlar ise 80. 06 yıl;
İsveç’te erkekler 73. 8, kadınlar 79. 9 yıl; Amerika’da erkekler 71. 3, kadınlar
78. 5; Fransa’da erkekler 71. 8, kadınlar ise 80. 1 yıl yaşabilmekte. Bilindiği gibi
uzun yaşam süresi insanoğlunun tarih boyunca ilgisini çeken, bir konu olmuştur. Tarih
ve mitoloji ölümsüzlüğün yollarını arayan büyücüler, imparatorlar, krallar ve
simyacılarla doludur.Görünen o dur ki insanoğlunun yaşam süresi gerek savaşların
azalması, gerekse modern yaşamın getirdikleri ile daha kolaylaşmaktadır.
Hareketli ve spor dolu bir yaşam tarzı insanoğlunun yaşam süresini uzatan bir faktör
olarak görülmüştür. Günümüzde örneğin Kanadalı bir 30 yaşındaki kişinin
fiziksel kondisyon durumu ile İsveçli 60 yaşındaki bir kişinin fiziksel kondisyon
durumu eşdeğer gibidir. Kanada’da yapılan bir araştırmada halkın yüzde 40’nın
haftada en az 15 saatin üzerinde televizyon izlediği , 10 kişiden sadece ikisinin
düzenli spor yaptığı görülmüştür. İsveçliler için ise spor günlük yaşamın
vazgeçilmez bir parçası gibidir. İsveç’te bu yaşam mantığının oluşumuna
büyük katkıda bulunan egzersiz fizyologu Prof. Per Olaf Astrand “Bir ülkenin
sağlık durumu ancak bireylerinin yaşam kalitesi ile doğru olarak ölçülebilir ve
değerlendirilebilir” demektedir.
EGZERSİZİN
YARARLARI
Egzersizin
yararlarını iki etapta inceleyebiliriz. Şöyle ki;
Egzersizin
ilk etaptaki yararı günlük yaşantı kondisyonunu arttırmasıdır. Bu kondisyonun
artması sonuçta, günlük zorlanmalar karşısında insan vücudunun daha az yorularak
iş yapmasını sağlar. Bu günlük zorlanmaları kısaca örneklersek, merdiven çıkma,
otobüse koşma, hızlı yürüme ve bir yükü aldırma veya taşıma gibi. Sonuç olarak
kişinin günlük işlerini kolayca yapmasını, yorulmadan tamamlaması sağlanmış
olur. Kişi belirli bir program çerçevesinde fiziksel egzersiz yapmasının ardından,
egzersiz öncesi ve sonrasındaki günlük işler karşısındaki durumunun egzersiz
periyodunun sonundaki olumlu gelişme açıkça görülebilir. Buradaki kondisyonun
ölçülmesine gerek yoktur.
Egzersizin
ikinci yararı tıbbi olanıdır. Yani fiziksel sakatlık ve hastalıkların oluşumunu
önlemek veya geciktirmek ve tedavisinde kullanılmasıdır. Bu hastalıklardan en
önemlisi daha önceki bölümlerde anlatmaya çalıştığımız ve temel oluşum nedeni
hareket azlığına dayanan koroner kalp hastalıkları, periferik damar
rahatsızlıkları ve hipertansiyon gibi kardiovasküler hastalıklar grubudur. Bir diğer
önemli grup ise sırt bozuklukları, yanlış durum ve eylem anormallikleridir. En
önemli vücut anormalliği şişmanlıktır. Egzersiz de en çok bu anormalliğin
tedavisinde kullanılır. Yapılan araştırmalarda Amerika’ da vücut anormalliklerinde
şişmanlığın birinci sırada olduğu ortaya çıktı.
Koroner
kalp hastalıklarının oluşumundaki egzersiz noksanlığının yerini, günlük
yaşantının ve adetlerinde etkilerinden ayırt etmek çok güçtür. Buradaki adetlerden
kastımız sigara, diyet ve şişmanlığın etkileridir. Bu nedenlerden ötürü
çeşitli araştırıcıların elde ettiği sonuçlarda çok değişik çıkmıştır.
Egzersizin
yaşamın uzunluğu ile ilgisi yıllardır tartışılan ve çeşitli iddialar ortaya
atılan bir konu olmuştur. Bazı Amerikalı uzmanlar okul ve kolejlerde yapılan zorlu
egzersizlerin insan yaşamını kısıtladığını iddia etmişler. Bazıları da bunun
aksini söylemişlerdir.
Bu
konu üzerine yapılan bilimsel araştırmalar, longiditunal(uzun süreli) incelemeler;
okul çağlarında yapılan sporun ileri yaşlarda devam ettirilmesi sonucunda, egzersizin
sağlık ve uzun yaşama üzerine hiçbir olumsuz etkisi olmadığını ortaya
çıkarmıştır.
Koroner
kalp hastalıklarının oluşum sıklığını ve ağırlığını düzenli egzersizin
azaltıp, azaltmadığını belirlemek için yüzlerce araştırma yapıldı. Bu
araştırmaların çoğunluğunun kontrolleri sırasında koşulların uygun olmayışı,
denek sayısının azlığı ve yanlış vital(yaşamsal) istatistikler yüzünden
inandırıcı sonuçlar vermemiştir. Tüm bunlara rağmen birçok yazar düzenli fiziksel
egzersizin KALP ATAĞINI önlemede büyük rolü olduğuna inanırlar. Bu konu etraflıca
1967 yılında “The Proceeding of the International Symposion on physical activity and
cardiovascular health” (Uluslararası fiziksel aktivite ve kalp-damar sağlığı
sempozyumu) de incelendi. Ve bu konuda uygulanacak egzersiz programları için Cooper,
Bowerman ve Harris’ in kitapları önerildi.
Uzun
yıllardır, miyokard infarktüsü geçiren hastalar için tek tedavi yolu uzun süreli
yatak istirahatiydi. 1960’lıs yıllardan sonra bu görüş büyük değişikliklere
uğradı. Artık, kişilere göre değişen egzersizler bilim adamlarından, hastalar
için önerilmektedir.
Şişmanlık
ile diğer hastalıklar arasındaki bağın direk olarak kanıtı oldukça güçtür.
Yalnız, yapılan araştırmalar sonucu birtakım hastalıkların şişman kişilerde,
normal kilolu insanlara oranla daha çok görüldüğü ortaya çıktı. Şişmanlığa
neden olarak yıllarca fazla yeme olarak gösterilmiştir. Ama bu konunun temel nedeni
hareket azlığıdır. Şişmanlık derdinden kurtulmak için fiziksel egzersiz
yapılmalıdır. Yalnız bu egzersiz yapılmalıdır. Yalnız bu egzersiz ile birlikte
kalori kontrolü gerekmektedir. Bu fiziksel egzersizler düzenli diyetlerle birlikte
sürdürülmelidir.
İnsan
organizmasının enerji gereksinimi temelde 3 maddeden sağlanır. Bu maddeler
karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerdir. Proteinler organizmanın yapı taşı olarak
faaliyet gösterirken, fiziksel aktiviteler için gerekli enerjinin %98’i
karbonhidratlar(şekerler) ve lipitler (yağlar) ‘den sağlanmaktadır. Egzersiz
fizyologlarının yaptığı uzun araştırmalar sonucunda fiziksel eforun süresi
uzadıkça devreye giren lipit miktarının arttığı ortaya çıkmıştır. Kısa
süreli ve süratli eforlarda gerekli enerjinin %100’e varan bölümü
karbonhidratlardan sağlanır. Yapılan fiziksel egzersizin uzun süreli olması,
organizmada deri altında biriken yağ tabakalarının erimesine neden olur. Yağ birikimi
önce karın kaslarının bulunduğu bölgede oluşur. Fazla birikim “göbeklenme”
adı verdiğimiz oluşumu ortaya çıkarır. Bu nedenle fiziksel eforların süresi
uzatıldığında, yağlara gereksinme duyulur ve önce karın kaslarının bulunduğu
bölgelerdeki yağlar devreye girer ve düzenli bir program ile bu yağların eritilmesi
sağlanabilir.
Organizmada
bir stres karşısında, bu strese karşı koyacak bir uyum oluşumuna neden olur. İşte,
insan vücudunun bir stres karşısındaki durumunu, “egzersiz, emosyonel (heyecansal)
stresin fizyolojik sonuçlarını elimine eder, ” telkini bazı uzmanlarca ortaya
atılmıştır. Egzersiz bu konuda muhtemelen şu mekanizmayla haraket eder.
“Egzersiz sonucunda adrenal bezlerinin uyarılma eşiği
düşer. Uyarılma artar, böylece antistres streoidlerinin büyük bir depo
oluşturmasına ve strese yanıt süresinin kısalmasına neden olur. ” Bu nedenle
insanların iç tansiyonlarını azaltmak için de spor yapmaları gerekmektedir.
EGZERSİZİN
ZARARLARI
Bu
bölümde fiziksel eforun hangi koşullarda insan sağlığını olumsuz yönde
etkilediğini, yani egzersizin zararlı olduğu koşulları anlatmaya çalışacağız.
Yapılan araştırmalarda, maksimal egzersizin, genç ve sağlıklı kişilerde herhangi
zararı olmadığı bulgusuna rastlandı. Doğaldır, bunları söylerken temas
sporlarının sonucunda ortaya çıkan yaralanmalardan bahsetmiyoruz. Sağlıklı,
gençlerin dışındaki kişilerin egzersizinde bazı önlemler alınmalıdır. Orta
yaşlı, sürekli sedanter(hareketsiz bir yaşam şekli, oturak hayatı) hayat yaşayan ve
çoğunluğu şişman olan kişilerin jogging veya diğer egzersizleri yapmaya
kalktıklarında öncelikle bir doktor kontrolundan geçmeli ve bir uzman tarafından
verilecek program hafif egzersizle başlamalı ve tedricen egzersizin yükü
arttırılmalıdır.
Özellikle
miyokard infarktüsünün ardından yapılacak rehabilitasyonda hastalar için verilecek
egzersizler dikkatli planlanmalı ve tıbbi kontrol altında uygulanmalıdır.
Kalp
dakika volümünde aynı artmayı gösteren bir işin kollar veya bacaklarla
yapılmasında, kollarda kan basıncının daha fazla arttığı ortaya çıkmıştır.
Bacaklarda yapılan işte daha büyük kas grubu çalışır, ama kollarda inaktif(aktif
olmayan) kaslarda bir vazokontriksion (damarların daralması) oluşur. Ve kalp kanı bu
daralmış damarlardan geçirmek için daha çok çalışmak zorunda kalır. Bu nedenle
kollarda yapılan kürek çekme, kar küreme, ağır yük taşınması gibi ağır işler
kondisyonu düşük olanlar, antrene olmayanlar ve kalp hastaları için zararlıdır.
Yukarıda
görülen tehlikeler izometrik (kasların boyunun değişmediği kasılmalar) kas
çalışmalarında da ortaya çıkar. Donald ve arkadaşları maksimal istemli kuvvetin
%15’ ini geçen izometrik kasılmalara, yanıt olarak ortaya çıkan ve kan basıncını
beklenmedik bir şekilde yükselten bir kardio-vasküler refleks olduğunu anlatırlar.
Sonuç olarak, bu yazarlar kardio-vasküler hastalığa yakalanmış insanlar için
izometrik egzersizlerin zararlarından bahsederler.
İzometrik kasılma, kas boyunun sabit kaldığı direncin arttığı kasılmadır. Yani
duvar itme, kaldırılmayacak yükteki bir ağırlığı kaldırmaya çalışmak gibi.
YAŞAM
BOYU SPOR
Yaşam
genelde hareket ile tanımlanır. Tarih boyunca uygarlık, gün geçtikçe büyük
gelişmeler göstermiştir. Artık otomasyon ve mekanizasyon insan yaşantısında büyük
bir yer tutmaktadır. Her gün insanın rahatlığı için yeni bir alet
geliştirilmektedir. Bulaşık yıkamaktan, ekmek kesmeye kadar her şey aletlerle
yapılıyor. Gerek genel üretimde, gerekse günlük yaşantı da insan her dakika daha az
aktif olmaktadır.
Örneklemek
gerekirse; genel üretimdeki insanın fiziksel aktivitesi 19. Yüzyılda %92
oranındaydı. Günümüzde ise bu oran gelişmiş ülkelerde %28’ in altına düştü.
Açıkça
bilinmektedir ki, insan organizması uygarlık geliştikçe daha az hareket etmek
zorunda kalmaktadır. Hareket azlığının organizma üzerindeki olumsuz etkileri
düşünülmeden, her geçen gün yeni bir alet geliştiriliyor. İnsanlar,
rahatlığımız için deyip, bu aletleri kapışıyorlar.
Şimdi
hareket azlığının insan vücudu üzerindeki olumsuz etkilerini anlatmaya
çalışalım:
İnsan
vücudu evrimini ilk çağların güç doğa koşulları içinde tamamladı. O çağlarda
insan, yaşamını sürdürebilmek, vahşi hayvanlara karşı savaşabilmek, güç doğa
koşullarına göğüs gerebilmek ve beslenebilmek için güçlü olmak zorundaydı.
Sürekli bir savaşın içindeydi, insanlar. O zamanın insanı çok güçlü bir fiziksel
yapıya sahipti. Tüm kasları büyük bir gelişim göstermişti. Daha güçlü, daha
süratli, daha dayanıklıydı. Sürekli bir hareketler dizisi içerisindeydi, insanlar.
Bir
de günümüz insanını gözümüzün önüne getirelim.
Bugün
insan yaşamını sürdürmek için çok daha az hareket etmektedir. Günümüzde bu az
hareket, yeni bir hastalık grubunun doğmasına neden oldu. Bu hastalık grubuna
Hypokinetic Disease (hareket azlığı hastalıkları) adı veriliyor. Artık bu
hastalıklar günümüzde en çok can alan, bir hastalıklar grubudur. Kalp-Damar
hastalıkları bu grubun başını çekiyor.
İşte, bu hareket azlığı ile başa çıkmak, insanın yaşam kalitesini yükseltmek,
insanı fiziksel anlamda günlük yaşamdaki etkinlikleri daha kolay yapar hale
getirebilmek amacıyla “yaşam boyu spor” olgusu doğdu. Bu olgu çeşitli
dönemlerde, çeşitli ülkelerde değişik isimlerle anıldı. Kimi zaman “herkes için
spor”, kimi zaman “sağlık için spor”, kimi zaman “kitle sporu” gibi.
EĞİTİM VE SPOR
Eğitim sporun en önemli boyutlarından birisidir. Spor bu boyutuyla ele
alındığında iki şekilde değerlendirilmesi gerekir. Spor için eğitim ve eğitim
için spor. Spor için eğitimde spor amaçtır ve sporun en üst düzeyde
gerçekleştirilebilmesi için eğitimden yararlanılır. Sporcu eğitimi, antrenör
eğitimi, seyirci eğitimi, hakem ve spor yöneticilerinin eğitimi söz konusudur. Bu
anlamda eğitim sporun hizmetindedir ve sporun teknik, estetik ve performans düzeyini
yükseltmek için vazgeçilmez bir yoldur. Antrenman bilimi ve spor fizyolojisi, spor
psikolojisi, spor yönetimi ve işletmesi, spor pedagojisi gibi pek çok bilim dalı spor
için eğitimde önemli yer tutar. Eğitim için sporda ise spor, eğitimin hedeflerine
ulaşması için kullanılan araçlardan sadece bir tanesi ama belki de en eğlencelisi ve
doğru kullanıldığında en etkilisidir.
Eğitim bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı
olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir. Kasıtlı olarak kültürlenmeye
eğitim denilir.Genel anlamda eğitimin dört amacı vardır. Bireyi kültürlemek,
toplumsallaştırmak, üretken olmasını sağlamak ve bireyselleştirmek.
Bireyselleştirmede, bireylerin gizil güçlerinin ortaya çıkartılması ve istenen
doğrultuda değiştirilmesi söz konusudur. Bu değişim bilişsel, duyuşsal ve
psikomotor alanlarda oluşturulabilir. Eğitimle aktarılan kültürel değerler; müzik,
resim, yontu, folklor, bilim, teknik spor vb. olarak ele alınabilir. Toplumsallaştırma,
bireyin o toplumdaki yazılı olan ve olmayan kuralları benimsemesi anlamındadır.
üretkenlik ise bireyin kendi yeteneklerine uygun bir iş sahibi olarak kendi geçimini
sağlaması, toplumun zenginliklerini koruyan ve kalkınmasına katkıda bulunan
sağlıklı, mutlu ve dengeli bir insan olmasıdır. Günümüzde eğitimin
amaçlarının, bireyi, nedenini anlamaksızın yapacağı tercihlere koşullandırmaktan
çok özgürce tercihler yapmaya teşvik etmek olduğu kabul edilmektedir. Bu bakımdan
eğitim, bireyin özgür kılınmasında önemli bir etken olmaktadır. Burada, sözü
edilen özgürlük kavramı; insana değer verilmesini, insanların eşit haklara, eşit
fırsatlara sahip olmasını da kapsamına almaktadır. Bu durumda, eğitimin bireyi bir
yurttaş olduğu kadar, bir insan olarak da biçimlendirmesi gerekir. insan fiziksel,
zihinsel ve ruhsal yönleriyle bir bütün olarak değerlendirilmeli, eğitim bu hizmeti
gerçekleştirecek şekilde düzenlenmelidir. Aksi takdirde belli bir eğitim düzeyinde,
bir meslek sahibi ve yeterli bir geliri bulunan ancak kendini gerçekleştirememiş pek
çok insan ortaya çıkmaktadır. Başarılı görünümleri arkasında mutsuz ve dengesiz
yaşantılarıyla bu insanlar topluma beklenilen katkıyı sunamamaktadır.
Maslaw'a göre kendini gerçekleştirmiş kimselerdeki belli başlı
özellikler şunlardır;
1- Kendini, başkalarını ve doğayı kabul etme.
2- İçten geldiği gibi doğal ve sade davranabilme.
3- Kendi dışındaki bir soruna yönelebilme.
4- Yalnız kalabilme ve bundan hoşlanma.
5- Güzellikleri takdir edebilme.
6- İnsanlık alemi ile kendini özdeşleştirebilme.
7- Başkaları ile yoğun ilişkiler kurabilme.
8- Eşitlikçi ve yoğun ilişkiler kurabilme.
9- Yanlış ile doğruyu, iyi ile kötüyü, amaç ile aracı ayırt
edebilme.
10- Yaratıcı, nüktedan ve kendine has olabilme.
Bütün bu özellikler insana önce kendini, sonra başkalarını
tanıyabilme fırsatının olabileceği yoğun yaşantılar sayesinde kazanılabilir. Spor
bunun en güzel örneklerinden biridir. Spor ortamı içinde birey kendi yeteneklerini ve
başkalarının yeteneklerini tanımayı, eşit koşullarda yarışmayı, yenilgiyi
kabullenerek başkalarını takdir edebilmeyi, kazandığı zaman mütevazı olabilmeyi,
başkalarına yardım etmeyi, doğayla ve zamanla yarışarak zamanını ve emeğini en
uygun şekilde kullanmayı öğrenir. Bu anlamda spor insanı çok yönlü olarak hayata
hazırlamayı amaçlayan çağdaş eğitim sisteminin önemli bir aracıdır.
Demokratik toplumların eğitim anlayışının başında bireylerin
düşüncelerini, beklentilerini özgürce ifade edebilecekleri ortamın yaratılması
temel ilke olarak yer almaktadır. Görüldüğü gibi sadece fikir eğitiminden sorumlu
bir öğretim ve eğitim sistemi artık geçerli değildir. Çünkü insan sadece beyinden
ibaret değildir, onun en az öteki kadar eğitilmeye gereksinimi olan bir vücudu ve
ruhsal durumu vardır. Bunu sağlayan en etkili yolun beden eğitimi etkinlikleri ve spor
olduğu anlaşıldıktan sonradır ki bütün ileri, uygar ülkeler bu uğurda hiç bir
fedakarlıktan kaçınmamışlar, büyük emekler ve paralar harcamışlar ve
çabalarını arttırmakta devam etmişlerdir. Bizimse ulus olarak, bu gerçeği teorik
olarak kabul ettiğimiz halde henüz uygulama alanına tam olarak aktaramadığımız bir
gerçektir. 1739 sayılı Eğitim Temel Kanununun, Türk Milli Eğitiminin genel
amaçları bölümünün ikinci maddesinde ‘Bir ülkenin kalkınma ve gelişmesinde en
önemli faktör olan insanı, gücü mükemmel, fizik kapasitesi yüksek, ruh sağlığı
tam, çocukluk yıllarından itibaren istemli bir beden eğitimi ve sporun ömür boyu
uygulanması gerektiğine inanmış, bunu alışkanlık haline getirmiş olarak
yetiştirmek esastır’ açıklaması yer almaktadır. Bu amaca ulaşabilmek için okul
öncesi eğitimden başlayarak, eğitimin her kademesinde spor uygulamalarının yer
alması gerekir.
Tüm dünyada eğitimin temel amacının, eğitilen ferde içinde
yaşadığı toplumun değerlerinin aktarılması, uzun vadede onu toplumun yetkin,
dengeli ve üretken bir üyesi haline getirmek, dolayısıyla da toplumsal entegrasyonu
temin etmek ve sürdürmek olduğu açıktır. Ancak her ülke kendi eğitim politikasına
göre eğitimin amaçlarını, süresini ve kapsamını belirleyerek uygular. Beden
Eğitimi ve Sporu tam bir program içinde uygulamaya başlayan ve bunu genel eğitim
sisteminin bir parçası sayan ilk ulus, eski Yunanlılardır. Yeni çağlarda, Beden
Eğitimi ve Sporu sistemli bir hale getiren ilk ülke ise Almanya olmuştur. Gerçekten,
spordan günümüzde hem sosyalleşme ve sosyal dayanışma süreçlerini oluşturmanın,
hem de bu süreçlerde erişilen hususları korumanın; yani, sosyal entegrasyonun aracı
olarak yararlanılmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin etkin bir biçimde fonksiyonel
olduğu günümüz Almanya'sında her dört yurttaştan birin bir spor kulübünün aktif
üyesi oluşu, bu ülkede engelliler ve hatta çocuklu annelere yönelik spor
programlarının varlığı, çağdaş endüstriyel bir toplumda sporun yerini
göstermektedir. Ülkemizde de spor temel eğitim programı içinde beden eğitimi
dersleri ile yerini almıştır. Beden Eğitimi derslerinin amacı ise, Atatürk İlke ve
İnkılapları, Anayasa, Milli Eğitim Temel Kanunu ve Türk Milli Eğitimin temel
amaçları doğrultusunda; öğrencilerin gelişim özellikleri de göz önünde
tutularak, onların kişisel ve toplumsal yönden sağlıklı, mutlu, iyi ahlaklı ve
dengeli bir kişilik sahibi, yapıcı, yaratıcı ve üretken, Milli kültür değerlerini
ve demokratik hayatın temel ilkelerini benimsemiş fertler olarak yetiştirilmesi olarak
belirlenmiştir.
Sağlıklı insanlar, sağlıksız insanlardan daha güvenilirdirler. O
halde gelecekte toplumda sorumluluklar yüklenecek yetişkinlerin iyi alışkanlıklar
edinmesinde gerek bireylerarası gerekse toplumlararası iyi ilişkilerin kurulmasında ve
devamında çocukluktan başlayan beden eğitimi ve spor faaliyetlerinin büyük önemi
vardır. Bu bakımdan sporun, üzerine eğilinmesi gereken bir konu oluşu dünya
ülkeleri tarafından da ele alınmıştır. UNESCO gibi kuruluşlar bu konuya önemle
eğilmişler, dünyada birçok ülke beden eğitimi ve spor derslerinin arttırılması
yoluna gitmiş, sporda başarılı öğrencilere burslar, ödüller vererek teşvik
etmişlerdir. Eğitim dönemlerinde gereği gibi ele alınmayan hareket ve beden eğitimi,
çocukta ve okul gençliğinde spor bilincini ve alışkanlığını oluşturamamaktadır.
Sonuçta, bedensel enerji kapasitesini iyi kullanamayan, bedensel, ruhsal ve toplumsal
yönden sağlıksız nesiller yetiştirme sorunuyla karşılaşılmaktadır. Okul öncesi
ve ilkokulların ilk sınıflarında müfredat programlarına baktığımızda bu
programların günlük işlere ve anlayışa dayalı temel becerileri edinme ve
geliştirmeyi ön plana aldığı, taklidi hareketlere ve dramatizasyona yer verildiği
görülmektedir. İlkokullarda beden eğitimi derslerinin büyük bir çoğunluğu temel
sportif eğitimden yoksun sınıf öğretmenlerince işlendiği göz önüne alınırsa
uygulamanın ne derece sağlıklı olacağı düşünülmelidir. Eğitime yapılan
yatırımın insana yapılan yatırım olduğunu kabul ederek, teorik anlamda kabul
edilenlerin hayata geçirilmesi gerekir.
Verhaegen'in belirttiği gibi sporun eğitimde yararlı olabilmesi için
bir topluluk içerisinde bireysel özgürlüğün egzersizi, kendini ve başkalarını
daha iyi tanıma, iletişim ve değişim, duygulanım gücünün gelişmesi, sevinç ve
mutluluk kaynağı olması, çeşitli bedeni, ahlaki ve entellektüel değerleri
yaşanmış deneyimler haline getirmesi gerekir. Eğitimin başlangıç noktasında da,
kısa ve uzun vadeli amaçlarının temelinde de insan vardır. Bu anlamda eğitimin bir
parçası olarak spor, toplumsal sağlık, huzur ve barış için insanın
bütünlüğüne ve tüm kişiliğine katkıda bulunacak şekilde değerlendirilmelidir.
Her bireyin karşılanması gereken sosyal ihtiyaçları arasında, ait olma, sevilme,
tanınma ve kabul edilme isteği bulunur. Bu ihtiyaçları karşılandığında, bireyin
topluma uyumu kolaylaşacaktır. Spor, eğitim sistemi içinde gereken yeri ve önemi
alıyor ise, bireye bu ihtiyaçlarını karşılama olanağı sağlanmış olur. Sosyal
tatmini yaşayan birey mesleki yönden eğitilmek, toplumsal idealleri benimsemek ve
toplumsal gelişmeye katkıda bulunmaya hazır durumdadır.
KADIN VE SPOR
Bir toplum içinde kadının spora katılımı, kadının o toplum
içerisindeki genel statüsünün bir yansımasıdır. Dünya genelinde de kadının
konumu ve kendisine biçilen roller düşünüldüğünde, spor içinde kadının sporcu
özelliğinden önce cinsiyetiyle değerlendirildiği söylenebilir. Özellikle 1970'lerin
başından itibaren gelişen feminist akımla birlikte, kadın ve spor konusu ciddi olarak
ele alınıp, tartışılmaya başlamıştır.
Feminizm, cinsiyet ayırımcılığına karşı çıkarak cinsler arasında
siyasal, ekonomik ve toplumsal eşitliği savunan bir görüştür. Fransız Devrimi'nin
ardından kadın özgürlüğünün, kadınların seçme, seçilme ve mülkiyet
haklarının savunulması biçiminde ortaya çıkmış, çeşitli eylem ve reformlar
sonucunda bazı hakların elde edilmesinden sonra ise erkeğin kültürel egemenliğiyle
mücadeleye yönelik bir harekete dönüşmüştür. Bu gelişmelerin bir ürünü olarak,
kadına eğitimde fırsat eşitliği sağlama amacıyla Amerika Birleşik Devletlerinde
“Islah Eğitimi 1972” çalışmaları başlatıldı ve “Title IX” projesi ile
Federal Fonların kullanılması sağlanarak kadınların spor yaparak halk gündeminde
statü elde etmeleri sağlandı. Tıtle IX'un içeriği, sporda kadınlara fırsat ve
ödül eşitsizliğine karşı organize lobi birlikteliği sağlamaktı. Her ne kadar
feministlerin 1972'de Eğitim Islah Hareketi ile bekledikleri kanun hükmündeki
düzenlemeler tam 16 yıl sonra 1988'de gerçekleşmiş olsa bile bu süreç içerisinde,
okullarda kız spor programlarının yaygınlaşması, kızlar için düzenlenen okul
müsabakalarının yaygınlaşması, kızlar için düzenlenen organizasyonlara daha fazla
kaynak ayrılmasına neden olmuştur.
Her konuda olduğu gibi, sporda da cinsiyet üstünlükleri söz konusudur.
Spor dallarında, farklı yüzde performans düzeyleri ile bir dominant taraf mevcuttur.
Ancak gelişim düzeyleri farklı toplumlarda bu konuya olan bakış açısı
değişmekte, endüstrileşmiş ülkelerde kadınların spora katılım oranı fazla iken
gelişmekte olan ülkelerde ise bu oran düşüktür. Çünkü bu toplumlarda kadın, hala
dişi cinsin yalnızca doğurganlık için yaratıldığı, ter yerine parfüm kokması,
aktif yaşam yerine pasif yaşamı seçmesi düşünülmektedir. Spora katıldığında
ise, kadının tenis, yüzme, paten gibi artistik ve estetik branşları seçmesi
önerilmektedir. Spor genelde özgür ve isteyerek yapılıyor görünür. Katılım,
yaş, cins, sınıf ve ırka bağlı olduğu halde, ihtiyacın doğurduğu alanlardan
(maaşlı erkek işleri ve maaşlı kadın işlerinden) biri olmadığı için özgür
görünür. Sporun bu özgür ve bağımsız iç hayatı, kadına gelince kaybolur.
Çoğunluk bilincinde yatan, kadının sporda varlığının garipsenmesidir. Bayan spor
haberlerinin verilmesinde, genellikle sporun kendisi değil de, alışılmamışlık ve
mizahi olması üzerine kurulur. Medyada kadın sporcularla ilgili haberlerin çoğunda
onların ev hanımı ve annelik özelliği üzerinde durulur. Kadın sporcularla ilgili
fotoğraf veya televizyon görüntüleri ise ya değişliliklerini vurgulayacak
pozisyonlardan ya da tam aksine spor yapan kadının nasıl cinsiyetinden uzaklaşarak
erkekleştiğini vurgulayacak pozlardan oluşur. Çünkü sporun çağrıştırdığı,
hızlı, güçlü ve kuvvetli olma gibi özellikler aynı zamanda erkek cinsinin
çağrıştırdığı özelliklerdir. Bu nedenle spor genelde erkek kimliği ile
özdeşleşmiştir ve erkek işi olarak görülür. Fiziksel başarı ve erkeksilik aynı
anlaşılmaktadır. Başarılı kadınlar başarıları arttıkça erkekleşir.
Başarılı bir kadın sporcu, erkek gibi ama başarısız bir kadın gibi görülür.
Hiç bir erkek sporcu toplumda böyle bir ikilem yaşamaz. Eğer kadın sporcu başarılı
ise erkek olduğundan şüphelenilir. Kadın sporcuların cinsiyet testinden
geçirilmelerinin sebebi hep bu yüzdendir. Kadın sporcular ancak buz pateni, cimnastik
gibi sporlarda başarıya ulaştıklarında toplum tarafından övülüp alkışlanırlar.
Bu tip sporlar da zaten gençliğe, esnekliğe ve dişilik imajına bağlı olduğundan,
sporda cinsiyet ayırımının bir göstergesi olarak tekrar karşımıza çıkar.
Bayanların yaptığı sporlar Güney Amerika’da gazetelerin %15'lik bir haber oranını
oluştururken, bu oran tüm spor magazininin %3 ile %7'sini, bayan magazin medyasını ise
% 1 ile %3'lük bir oranda kapması anlamına gelir. Bu marjinal kapsam tüm spor
yarışmalarında ve basında aynı orandadır; yerel genç sporcuların yaptıkları
spordan tutun, olimpik sporlara kadar bu oran değişmemektedir. Salt kadın haberlerini
kapsayan yazılı basın bile sporcu bayanların ya spordaki dişiliklerini imaj olarak
alır ya da kadının sporda çok hafife alındığına dair izlenimler vardır.
Bayanların yaptığı takım sporlarıyla ilgili öylesine az yorumlar vardır ki; bu
yorumlar genelde ya olumsuzdur ya da hafife alınarak mükemmellikten uzak kahramanlar,
duygusal yönleri sorunlu, çelişkilerden oluşmuş olağan dışı insanlar gibi
yorumlar yapılır. Toplumdan topluma farklılıklar göstermesine rağmen tüm
ülkelerde, spor içinde yer alan kadına karşı hakim olan bu düşünceler, kadının
spora yönelmesindeki oranları ve aktivite çeşitlerini belirlemektedir. Çoğunlukla
kadınların spora yönelmesi, yine güzelliklerini ve çekiciliklerini korumak amacıyla,
formda kalmak için aerobik, step, yürüyüş ve jogging'i tercih etmek şeklinde ortaya
çıkmaktadır.
Kadınların sporda kabul görmemesi, eski Yunanda olimpiyatlara
kadınların alınmamasıyla başlamış, modern oyunların tekrar doğmasıyla, Baron De
Coubertin tarafından da sürdürülmüştür. Dünya sporunun gelişmesinde ve
yaygınlaşmasında önemli bir yeri olan Coubertin yaptığı ateşli konuşmalarla,
1901'de “kadınların rolü, erkeklerin galibiyetini takdir etmektir”, 1902’de
“kadın sporları, doğanın kurallarına aykırıdır”, 1912'de “Olimpiyat
oyunları erkeklere ayrılmalı ve kadın sporcuların görünüşlerinin korkutucu
olduğu düşüncesi vurgulanmalıdır. ”, buyurmuşlardır. 1924 yılında kadınlar
erkeklerden 20 yıl sonra yarışmaya başladıklarında ise Coubertin, Uluslararası
Olimpiyat komitesinde kadınların oyunlardan uzaklaştırılmasını istemiştir. 1925'de
kadınların tasnif dışı yarışmalarını önerirken, 1934'de kadın sporcuların
yarışmalarda yer almasının erkek sporcular için iyi olmadığı konusunda uyarılarda
bulunmuştur. 1935'de ise tekrar ısrarla kadınların halk karşılaşmalarına
katılmasına karşı olduğunu, onların toplum içerisinde spor yapmaması gerektiğini,
olimpiyat oyunlarında kadınların asıl rolünün erkeklerin başarılarının
ödüllendirilmesinde görev almak olduğunu vurgulamıştır. Kadın hareketleriyle
birlikte belirli ölçüde sosyal değişim sağlanmasına rağmen hala yarışma
sporlarına katılımda, çalışma ve boş zamanları değerlendirmede sporun yer
alışı bakımından kadın ve erkekler arasında büyük farklılıklar vardır. Ancak
belli bir sosyo-ekonomik ve kültürel seviyeye sahip aileler, kız çocuklarının spor
yapması için çaba sarfetmekte ya da kendisi geçmişte spor yapmış anneler kız
çocuklarını spor yapmaya teşvik etmektedir. Buna rağmen spora başlayan kız
çocuklarının spor yapma süreleri ve düzeyleri yine toplumun yapısına bağlı olarak
erkek çocuklara kıyasla daha düşük olmaktadır. Belirli bir yaşa kadar çocuk
üzerinde annenin etkisinin daha fazla olduğunu göz önünde bulundurarak, sporun toplum
geneline yayılması ve büyük çoğunluk tarafından yapılır hale gelmesi için
kadının spora ilgisini arttırmak, dahası aktif olarak sporun içinde yer almasını
sağlamak için çaba sarf edilmelidir.
AİLE VE SPOR
Aile, tüm toplumlardaki en küçük sosyal kurumdur. Şehirleşmiş sanayi
toplumlarında genellikle anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile tipi
yaygınken yaşamın tarım ekonomisine dayandığı kırsal bölgelerde büyük anne,
dede, çocuk ve torunların bir arada yaşadığı geniş aile tipi çoğunluktadır.
Aile evrensel bir sosyal kurumdur. Bir toplumun özelliği, aile
ilişkilerine göre belirir. Aile, tüm toplumda bütün diğer kurumların
işleyebilmeleri için, katkısına muhtaç oldukları müessesedir. Aile aynı zamanda
bireysel psikolojik insan ihtiyaçlarını da karşılamaktadır. Aile, bireye kişiliği
kazandırmak ve toplumun kültürünü özümsetmekten başka psikolojik açıdan güvence
temelini de oluşturur. Kişiye dış dünyaya uyum sağlayabilmede gereken gücü
kazandıran aile üyelerinden gördüğü destektir. Çocuk doğumdan itibaren okul
dönemine kadar öncelikle aile üyeleriyle ilişki içerisindedir. Her şeyi onları
taklit ederek öğrenir. Konuşma şekli, yemek yeme alışkanlığı, uyku düzeni, okuma
isteğinden, müzik, sinema ve spora ilgi duymaya kadar tüm ihtiyaç ve ilgileri aile
içerisinde taklit yoluyla şekillenir. Bu nedenle anne ve babasını kitap okurken gören
çocuk kitap okumaya yatkın olacak, dişlerini fırçaladığını gördüğünde diş
fırçalama alışkanlığını kazanacak, spor yaptığını gördüğünde de aktif
olarak spora katılacaktır.
Aile, içinde insan türünün belli bir şekilde üretildiği, cinsel
ilişkilerin belli bir şekilde düzenlendiği, sosyalleşme sürecinin ilk ortaya
çıktığı, karşılıklı ilişkilerin belirli kurallara bağlandığı, toplumdaki
kültürel zenginliklerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı, biyolojik, psikolojik,
ekonomik, toplumsal, hukuksal vb yönleri bulunan, temel bir sosyal birimdir. Toplumun
temel kurumlarından olan aile, aynı zamanda, sosyal ve tarihsel bir olgudur ve her kurum
gibi aile de belli bir sosyal bütünün parçasıdır. Bir bütün olarak toplum düzeni
tarih içerisinde nasıl değişmeler geçirmişse, aile kurumu da toplum düzenine
bağlı olarak değişmeler geçirmiştir. Günümüzde aileler eskiye göre spora daha
olumlu yaklaşmakta ve çocuklarını spora yönlendirmektedir. Halen spor aktivitelerinin
çocuğunun derslerdeki başarısını engellediğini düşünen aileler bulunmakla
birlikte çok sayıda aile de belli bir ücret ödemeyi göze alarak çocuklarını sporla
ilgili kurslara kayıt ettirmektedir.
Aile sosyal dünyayı ve spor dünyasını görmeyi sağlayan ilk birimdir.
Ailenin sosyalizasyon üzerindeki ilk ve güçlü etkisi, çocuğun spora katılıp
katılmayacağını ve katılıyorsa nasıl spor yapacağını belirler. Bebek aile
iletişimlerinin ilk dönemleri doğal olarak oyunsal tarzdadır. Bir çocuk, oyun
deneyimlerini ve formal oyunu ilk olarak aile içinde görür. Aileler tarafından spora
pozitif değer biçme, nesiller arasında spora ilgiyi arttırır. Bundan başka, aileler
de spora katılıyor ya da geçmişte sporla ilgilenmişlerse, yine aileler spor yapmaya
devam ediyor ya da düzenli olarak televizyondan spor programlarını seyrediyorlarsa,
aileler çocuklarının sporda başarılı olmalarını ümit ediyorlarsa ya da
amaçlıyorlarsa, aileler spora aktif katılım için çocuklarını
cesaretlendiriyorlarsa ve spor aile içinde genel bir konuysa, çocuklar sporla daha fazla
ilgilenebilir ve katılımda bulunabilir. Ailelerin sporla ilgili olması çocuğun spora
katılımında, hatta sporun toplumun çoğunluğunca yapılmasında olumlu bir etkendir.
Ancak ailelerin bu ilgisi bilinçsiz ise çocuğu kapasitesinin üzerinde zorlamaya yol
açıyorsa ya da mutlaka başarıya koşullanmışsa yarar yerine zarar getirecektir.
Ailelerin çocuklarından fiziksel ve sosyal gelişimlerine uygun olmayan performans
beklentileri, çocuğun kendine olan güvenini sarsacaktır. Oysa spor çocuğun sosyal,
fiziksel gelişimine katkıda bulunarak kendine güven kazanmasını sağlamak amacıyla
önerilmektedir. Küçük yaşlarda müsabaka sporlarından uzak durulması gerekir.
Sporda sosyalizasyon süreci aileden çocuğa aktarım şeklinde olmasına
rağmen, çocukluk sonrası ve adolesan döneminde iki taraflı sosyalizasyon
başlayabilir. Örneğin, arkadaş grupları içinde etkilenen çocuk, sporun içinde yer
almaya başlar, kendi kendine asla spora katılmayan ailelerini spora sosyalize edebilir.
Çocuklarını ilgilendirdiği için aileler, spora katılmaya başlayabilir veya seyirci
olabilir. Hatta antrenör, yönetici vb. ikinci bir rol üstlenebilir. Çocuğun spor
faaliyetleri içindeyken ailesini yanında görmesi, aile ile paylaşılan konuların
çoğalması aile bağlarını da güçlendirecektir. Bu durumlarda ailelerin yapması
gereken, çocuğa destek olması, eleştirmemesi, asıl olarak böyle olumlu bir aktivite
içinde yer almasını takdir etmesidir. Aileler de sporu okullar gibi bir eğitim aracı
olarak kullanabilir.
Çocuklar, spor uğraşlarını aileleriyle paylaşmak ve onlar tarafından
desteklenmek isterler. Hırslı anneler ve sinirli babalar rakip oyunculara lakap
takarlar, görevlilere küfrederler ve sadece kendi çocuklarını utandırmak için
değil de tüm organizasyondaki sonuçlara bağırırlar. Oyuncular, hakemler ve
antrenörler standart davranışlara uymalıdır. Bu nedenle aileler de buna göre
davranmalıdır. Diğer problem, yarışma sonrası ailelerin davranışlarıdır.
Ailelerin yarışma sonrası çocuklarına ne söyledikleri, müsabaka sırasında
oluşabilen diğer olaylar gibi kazanma ve kaybetmenin de her zaman olabileceğini
anlamalarında gençlere yardımcı olmaları önemlidir. Aileler, çocuklarına olumlu ve
güvenli bir ortam yaratmakla yükümlüdürler. Çünkü çocuklar çevresinde gelişen
olayları yorumlarken ve davranışlarını geliştirirken ailelerinden etkilenirler. Bu
yüzden aileler çocuklarından yıldız sporcular olmasını istemeden önce,
çocuklarının hangi sporu yapabileceği, ne düzeyde yapabileceği, yarışmaya
katılıp katılmayacağı ile ilgili bilgilere sahip olmalıdır. Öğretmenler ve
antrenörlerle iletişim kurulması bu açıdan çok önemlidir.
ÇOCUK OYUN VE SPOR
Çocukluk dönemi, insanın doğumundan itibaren cinsel olgunluğa
ulaşıncaya kadar yaşadığı dönemi kapsar. Bu süreç genel olarak kızlarda 10 yaş,
erkeklerde 11 yaş sonuna kadar devam eder. 0-14 ay arası bebeklik dönemi, 15-36 ay
arası özerklik dönemi, 4-6 yaş arası bireysellik kazanma dönemi, 7-11 yaş arası
toplumsallaşma dönemi olarak seyreder.
Bugün sporun bir eğitim aracı olarak çocuğun her yönden gelişmesinde
büyük rol oynadığı bilinmektedir. Sportif oyunlara bir ekip üyesi olarak katılma;
çocukta yardımlaşma, beraber çalışma, diğer ekip elemanlarına ve oyun düzenine
saygılı olma gibi duyguları geliştirir. Sosyal ilişki ve bağların kuvvetlendiği
spor olgusuna daha önceki uygarlıklarda da yer verilmiştir. ilkçağ uygarlıklarının
beden eğitimi etkinlikleri, daha geniş anlamda vücut kültürü faaliyetleri;
çağlarının belirli niteliği olan savaşla yakından ilgilidir. ilkçağ
uygarlıklarından Mısır'da bugün bizim eğitsel oyunlar içinde bedensel aktivite
olarak kullandığımız, grup halinde el çekme yarışının çocuklara uyarlandığı
görülür. Yahudilerde babaların çocuklara öğretmek zorunda oldukları üç esaslı
işten biri yüzme olarak karşımıza çıkıyor. İranlılarda ise çocukların 7
yaşından itibaren devlete ait olmaları nedeniyle beden eğitimi büyük ilgi görüyor,
15 yaşına kadar askerliğe hazırlık devresi geçiriyorlar. Çin'de Kung-Fu (Çin
boksu) vücut kültürü faaliyetine damgasını vuruyor. Din adamları tarafından
uygulanan, dolaşım sistemini geliştiren hareketler ve danslar, hijyenik olan
cimnastiğin esasını teşkil ediyor ve çocuklar bu eğitimden geçiriliyorlar. Hint
uygarlığında ise bilhassa dans öğrenimi, dini nitelik taşısa bile, formal eğitim
içinde küçük yaşlarda başlatılıyor. Batı uygarlığının bugün hayranlıkla
bahsettiği ilkçağ Yunan uygarlığında; vücut kültürü faaliyetlerinin temelinde,
ruhla birlikte vücudun da eğitilmesi fikri yatmaktadır. Isparta’da ise çocuklara 5
yaşından itibaren flüt ve lir eşliğinde ritmik hareketler ve dans öğretilir.
Birkaç örneğini verdiğimiz eski çağlardaki çocuk sporları, bugünkü şekliyle
ancak 20. yüzyılda karşımıza çıkmaktadır.
Çocukluk süreci, özellikle 18. yüzyıldan itibaren yaşamın farklı ve
özel bir bölümü olarak algılanmaya başlandı. 19. yüzyılda eğitimciler ve
ahlakçılar, çocuklara kendilerini ifade etme olanağı verilirse sağlıklı büyüme
göstereceklerini, davranışlarında sosyal sorumluluk taşıyabileceklerini ileri
sürerek, çocuk gelişimi ve davranışlarının yönlendirilmesi gerektiğini
savundular. Günümüze kadar süregelen gelişmeler, çocuklara özgü bir dünya
yarattı. Çocukların bu ayrı dünyasında, onların gereksinmelerine, ilgilerine ve
yeteneklerine göre hazırlanan etkinlikler, okulları kitaplar, alışveriş merkezleri,
yiyecekler gibi pek çok şey yer almaktadır. Anne, baba ve eğitimciler, çocuklara
karşı ilk ve ortaçağın aksine daha “empatik” oldular. Çocukların
duygusallaştırılması olarak nitelenebilecek bu eğilim, 20. yüzyılı gerçek bir
çocuk yüzyılı yapmıştır. “Çocukluk Döneminde Spor” kavramı da yine bu
yüzyılda oluşmuştur. Spor bilimlerinin değişik alanlarında yapılan araştırmalar
yüksek performans için çocuk yaşlarda spora başlama gerekliliğini ortaya
çıkarmıştır. Ancak çocukluk dönemindeki sporun sadece bu yönüyle ele alınması
ve değerlendirilmesinin ve geleceğin şampiyon sporcuları için küçük yaşlarda
yapılan aşırı yüklenmelerinin zararları yine bilimsel araştırmalarla saptanmaya
başlamıştır. Psikolojik ve toplumsal açıdan, çocukluk dönemindeki sporun,
çocuğun bedensel özelliklerini ve ruhsal yapısını göz önünde bulundurarak,
fiziksel kapasitesinin gelişimine yardımcı olacak, kendine güvenini sağlayacak,
cesaretini arttıracak, kurallara uymayı ve başkalarının haklarına saygı göstermeyi
öğretecek oyun formunda çalışmalardan oluşması gerekir.
Yıllar öncesi Çek eğitimcisi Yan Amos Komenski'ye göre, her şeyden
önce çocuğun dünyası oyundur. Çocuk oyunlara sıfır yaşından itibaren başlayıp
değişik yaş gruplarında değişik amaçlı ve karakterli oyunlar oynar. Oyun çocuğun
her alanda serpilmesine ve kişilik kazanmasına olanak sağlayan bir etkinliktir. Piaget,
oyunu yapısal açıdan ele almış ve a) alıştırma niteliğinde olan oyunlar, b)
simgesel oyunlar ve c) kurallı oyunlar olmak üzere üç tür oyun saptamıştır.
Alıştırma niteliğinde olan oyun ilk aylarda gelişir, doruk noktasına ilk iki ya da
üç yaşlarında ulaşır, sonra yavaş yavaş gücünü yitirir. Simgesel oyun 2. yıl
süresince simgesel işlevlerle başlar, özerklik dönemi süresince bir doruk
noktasından geçer, sonra da etkisini azaltmaya başlar. Erişkin kişilerin oyun
kurallarına öykünmeden oluşan kurallı oyun da bireysellik kazanma ve toplumsallaşma
dönemlerine özgü bir oyun türüdür. Oyunun çocuklar arasında ortak bir anlaşma
yolu olduğu bilinmektedir. Oyun, bir yandan çocuğun fiziksel ve zihinsel yapısını
geliştirirken, diğer yandan da onun nesneler dünyasıyla ilişki kurmasını,
özgürlük ve bireysellik kazanmasını sağlayan, daha sonra da toplumsallaşmasına
büyük ölçüde yardımcı olan çok önemli bir etkinliktir. Özellikle günümüzde
çocukların hareket alanları son derece sınırlıdır. Apartman dairelerinde yaşayan,
okula servisle giden, televizyon ve bilgisayar karşısında vakit geçiren çocuk,
çarpık kentleşme nedeniyle çocuk oyun alanı ve parklara da hasret kalmıştır. Bu
durumda hareket ihtiyacını karşılayacak, enerjisini boşaltacak ders dışı sportif
etkinlikler ve beden eğitimi dersleri giderek önem kazanmaktadır. Zaten beden eğitimi
derslerinin amacı da Milli Eğitimin temel ilkelerine uygun olarak kişinin beden ruh ve
fikir gelişimini sağlamaktır. Bu derslerde oyun, cimnastik ve sportif çalışmalar
bütünü ile kişinin bedence sağlam, fikirce uyanık, ruhen sağlıklı olmasına
yöneliktir. Ancak teorik olarak benimsenen ve ders içeriği olarak planlanan bu
amaçlarını, kalabalık sınıflar, yetersiz araç, gereç ve uzman öğretmen
eksikliği yüzünden hayata geçiremediği de bir gerçektir.
Çocukluğun ilk yıllarındaki sosyal ve duygusal gelişimi daha sonraki
yıllarda sosyal ve duygusal gelişiminin temelini oluşturur. Küçük çocukluk ya da
özerklik döneminde kazandığı yürüme ve konuşma özellikleri onu süt çocuğundaki
çaresizliğinden kısmen de olsa kurtarır. Yeni kazandığı bu becerilerin keyfini
çıkarırken, özgürlüğün farkına varmaya başlar. Ancak kendini korumaya yönelik,
hiç düşünmediği yasaklar devreye girer. Onlara yetenekleri çerçevesinde serbestlik
tanınırsa, sağlıklı bir gelişim beklenebilir. Okul öncesi ya da oyun dönemi,
çocukluğun en renkli çağlarından biridir.
Oyun bu dönem çocuğunun en önemli uğraşısıdır. oyun, çocuğun
ruhsal gelişiminde ve kişilik kazanmasında, sevgiden sonraki en önemli ruhsal
besinidir. Okul öncesi dönemde motor becerilerin gelişmesinde sosyalleşmenin etkileri
görülmeye başlar. Sportif oyunlar içinde çocuk kendi bedenini tanır, yeteneklerinin
farkına varır. Başarabileceği ve başaramayacağı hareketleri, emniyetli bir ortamda
öğrenerek gereksiz tehlikelerden uzak duracak deneyimler edinir. Kendi yaşında
çocuklarla bir arada, paylaşma ve yardımlaşmayı öğrenir. Sorumluluk alma ve
düzenli çalışma alışkanlığı edinir.
İnsan biyo-kültürel ve sosyal bir varlıktır. Kültürel koşullar
içinde sosyal ilişkiler, hem toplumun, hem kültürün, hem de bireyin yapısını
etkiler. Bireyin tüm yaşamı çevresine uyum sağlama çabası içinde geçer. Bu uyum
çabası doğumdan başlayarak bir gelişim göstermektedir. Sosyalleşme birçok
karmaşık faktörün etkilediği bir oluşumdur. Bireyin sosyalleşmesinden, bir anlamda
yaşadığı kültürü ve dolaylı olarak bu kültürle bağlantılı diğer kültürleri
öğrenmesi kastedilmektedir. Bir diğer anlamda ise, sosyalleşme, kişinin, grubun kural
ve değerlerine uymayı öğrenmesi, bu değerler düzenini benimsemesidir. Bu öğrenme
doğumdan ölüme dek tüm yaşam boyunca devam eder ve bu süre içinde bireyin
çevredeki insanlarla ilişkileri ve diğer çevre faktörleri sosyal uyumunda önemli rol
oynar. Oyun bir kültür iletişimi aracının alıştırmalarıdır. Çocuk oyun oynarken
kendi çevresindeki araçları kullanır. Oyuncakların, araç ve gereçlerin kullanımı
sırasında çocuk vücut organlarını ve kaslarını kontrollü kullanmayı öğrenir.
Yaş ilerledikçe çocuklar daha çok başkaları ile birlikte oynamak ve sosyal
etkileşim kurmak isterler. Sosyalleşmenin artmasıyla birlikte oyunlar da
karmaşıklaşır ve buna bağlı olarak sosyal gelişim arttıkça oyun kurma ve oynama
da zorlaşır. Oyunlar yolu ile çocuklar kendileri ve başkaları hakkında bilgi sahibi
olurlar, kendi kapasite ve sınırlılıklarını büyüklerle olan farklılıklarını
öğrenirler. En önemlisi çocuklar oyunlar yolu ile yaşamlarını organize etme ve
denetleme alışkanlığını geliştirebilirler. Çocukların geleceğin sorumluluk
sahibi ve üretken bireyleri ve iyi vatandaşları olabilmesi için, aile ve eğitim
kurumlarının işbirliği içinde çocuklara iyi organize edilmiş oyun ortamları
yaratması gerekir.
Beden Eğitimi, spor etkinlikleri ve oyunlar yoluyla kazanılan psikolojik
ve sosyal alandaki davranış değişiklikleri bireyin genel yaşantısına transfer olur
mu konusunda yapılan araştırmalar, bedensel aktiviteler yoluyla fiziksel ve
psiko-sosyal alanlarda kazanılan davranışların günlük yaşamda gerekli ve ilgili
benzer durumlara transfer olduğunu göstermiştir. Çocuğun bu sosyal davranışları
kazanabilmesi oynadığı oyunun çeşidine, niteliğine, oyun arkadaşlarının ve
çevresinin durumuna bağlıdır. Oyun alanları çocukların sosyalleşmesi için en iyi
ortamlardır. Çünkü oyun çocuk için ciddi ve amaçlı bir uğraşıdır. Çocuklar
ilkokula kadar çeşitli aşamalardan geçerler. Bazı dönemlerde tek başlarına, diğer
zamanlarda başka çocuklarla oynayabilirler. Oyun ortamları düzenlenirken bütün bu
ayrıntılar göz önünde bulundurularak, çocuğun hem neşe içinde eğlenmesi, hem de
rekabet ederek mücadeleden korkmaması, önemli olanın kazanmak değil elinden geleni
yapmak olduğunu öğrenmesi sağlanmalıdır. Oyun grubu içinde çocuğun her zaman her
şeyin istediği gibi olmayacağını kavraması, bencillikten uzaklaşması, ben yerine
biz demeyi öğrenmesi oyunun toplumsal açıdan en önemli katkısıdır.
Kaslarını ilkin oyunda, daha sonra da sistemli ve az çok kurallı spor
etkinliği içinde geliştirmeye yönlendirilen çocuk, güçlü bir fiziksel yapıya
sahip olacaktır. Bu durum az bir süre sonra, özellikle yeniyetmeliğin ilk evresinde,
çocuğun akranlarının yanında aşağılık duygularına kapılmasına ve az çok
doğal olan özseverliğine zarar gelmesine engel olacaktır. Kişilik gelişiminde
önemli bir yeri olan güven duygusunu kazandırmak için sosyal etkinliklerde çocuğun
sergileyeceği her tür başarının ödüllendirilmesi kullanılabilir. Bu amaç okul
dönemi sonuna kadar yapılan organizasyonlara katılanlara katılım belgesi, birçoğuna
da bir gerekçe gösterilerek ödüller verilmelidir.
Oyun ve
okul çağında çocuğun bir spor türüne uyum yapmasını sağlamaya çalışmaktan
çok, spor türlerini çocuğa uyarlamak daha doğru olur. Bu nedenle geleceğin
şampiyonlarını yetiştirmek amacıyla çocuğa uygulanan yoğun sportif çalışmalar,
onun psikolojik ve toplumsal gelişmesine yarardan çok zarar getirir.
Oyun hemen herkes tarafından yaratılabilecek bir eğlence kaynağı ve
boş zamanları değerlendirme unsuru olarak ele alınmaktadır. Yapılan araştırma
sonuçlarına göre “Oyun emeğin yavrusudur” görüşü ortaya çıkmaktadır. Çocuk
doğumdan aktif iş yaşantısına kadar oyunlar aracılığı ile fiziksel ve ruhsal
olarak gelişimini sürdürür ve bir çok olayı yaşayarak kendi düşüncesini de
geliştirir. Bilgilerini oyunun karakterine göre sergileyen çocuk, bazen kafasında
oluşan düşünceleri canlandırır ve o an için en geçerli olanı seçerek uygulamaya
koyar. Serbest işler ve oyunlardan çocuklar heyecansal bir doygunluk duyar ki, bu da
onlar için bir boşalmadır, ferahlamadır. 6-10 yaşları arasında normal çocuklarda
yapılan denemelerle görülmüştür ki, %85 oranında çocuklar serbest
oyunları-işleri, heyecansal bir boşalma olarak kullanıyorlar. Çocuklar enerji
doludurlar, hayal dünyası içinde yaşarlar. Akıllarından geçen, masal kitaplarında
okudukları ya da filmlerde izledikleri bir çok hareketi denemekten çekinmezler.
Çünkü sonucunda karşılaşacakları tehlikelerden habersizdirler. Bu tür girişimleri
için güvenilir ortamlar ve denetimler yine organize edilmiş oyun ve sportif
etkinliklerle sağlanabilir. Bu faaliyetler düzenlenirken, yeri, zamanı ve kuralları
belirlenmeli, çocuğun bir güçlüğün üstesinden geldiğini hissettirecek engeller
kurulmalıdır. Diğer çocuklarla bir arada olması ve adil bir ortamda rekabet edilmesi
hazırlanmalıdır. Oyunda hem disiplin hem de gösteriş ve heyecan olmalıdır.
Bir çocuk 6 yaşından itibaren rekabet edebilecek duruma gelir. Bununla
birlikte, yarışma davranışının yoğunluğu, büyük değişiklik gösterir. Yapılan
bir araştırmada sadece rekabet davranışının değil aynı zamanda işbirliği,
yardımlaşma, başkalarının acılarını paylaşma ve ne yazık ki gruplara karşı ön
yargılı düşmanlık davranışlarının hep ayni yaş döneminde ortaya çıktığı
görülmüştür. Başka bir araştırma, orta sınıftan öğretmen ve meslek sahibi
ebeveynlerin çocuklarının, işçi sınıfından ailelerinin çocuklarından daha erken
yaşta yarışma davranışı gösterdiklerini ortaya koymuştur.
Günümüzde
pek çok aile çocuklarına spor yapma olanağı sağlamak için çaba göstermektedir
(Kurs ücreti ödeme, çalışma süresince bekleme, spor malzemesi satın alma vb...)
Ancak bu aktiviteleri boyunca çocuklarının diğerlerine göre hep daha iyi, daha
başarılı olması isteğini taşımaktadırlar. Bu çalışmaların çocuklar için
emniyetli bir oyun ortamı ve etkili bir toplumsallaşma aracı olması ikinci planda
kalmaktadır. Oysa çocuklar anne babalarının hırslı olmaları, yapabileceğinden
fazla şeyler beklemeleri, hayal kırıklıklarını sözler ve mimiklerle yansıtmaları
sonucu kendini değersiz hissetmekte, diğer arkadaşlarına düşmanlık duyguları
geliştirebilmektedir. Oysa davranışı somut bir hedefe yönlendirme kapasitesi sadece
yaşla ve Piaget’in de önerdiği gibi akranlarla iletişim sayesinde
gelişebilmektedir.
Küçük çocukların, sürekli başarı ya da başarısızlık
deneyimlerinin etkisi, özellikle Pauline Sears'ın çalışmalarıyla başlayarak
belgelenmiştir. Belirli bir yetişkin veya akran grubu tarafından onaylanan ve
ödüllendirilen bir başarıyı yaşayan çocuk, ara sıra yaşanan başarısızlıkları
veya çalışmadan geçen bir günü tolere edebilir. Ama, devamlı deneyimleri daha
başarısız veya az başarılı olarak nitelendirilen çocuk, kendisi için etkin olan
kişilerin onayını alamamış olmaktan ve geçici bir düşüşten dolayı acı çeker.
Giderek, performans için duyduğu istek düşer ve sonunda tamamen yok olabilir. Çocuk
denemekten vazgeçer. Toplumsallaşmayı sağlamanın bir aracı olarak oyun ve sportif
uygulamalar gerçekleştirilirken bu önemli saptamalar göz önünde bulundurulmalıdır.
Uzman öğretmenler ve rekreasyon liderleri organizasyonlarda sorumlu olmadır. Çocuklar
için belirlenecek hedefler, kazanmak ve kaybetmek üzerine değil birlikte başarmaya,
problem çözmeye, çocuğun grubun bir parçası olduğunu hissetmesine olanak
sağlayacak şekilde belirlenmelidir. Bilinçli düzenlenmiş çocuk sporlarının
yararları büyüktür ve çocukların spora katılımı özendirilmelidir. Sporla
işbirliği ile rekabetin birlikteliğini kavrayan çocuğun, ileride toplum değerlerini
geliştirebileceklerine inanılmaktadır. Ancak çocuk sporlarını düzenlemek büyük
zaman, para ve emek işidir. Devletin ve gönüllü kuruluşların yatırımları,
ailelerin desteği ve uzmanların (eğitimciler, antrenörler, hekimler vb. )
önderliğiyle gerçekleştirilebilir.
KÜLTÜR VE SPOR
Farklı toplumların insanlarının yaşam biçimlerinde ve değerlerinde
farklılıklar bulunmaktadır. İnsanlar içinde doğdukları toplumların bu
özelliklerini sosyalleşme süreci içerisinde öğrenerek kuşaktan kuşağa geçmesini
sağlarlar. Sporun insanların yaşamı içindeki yeri, önemi ve uygulamaları da
toplumların yaşam biçimlerindeki farklılıklara bağlı olarak değişiklik gösterir.
Bir toplumun yaşama tarzı olarak nitelendirilen ve bilgi, inanç,
gelenek, örf, adet, sanat, ahlak, araç-gereç teknik gibi maddi ve maddi olmayan
unsurlardan oluşan karmaşık bütüne kültür denir. Maclver'a göre kültür,
ideoloji, din, edebiyat gibi toplumsal yaşamın belirtilerini kapsar. Buna karşılık
uygarlık, bir toplumun, teknoloji, toplumsal örgütlenme vb. yollarla kendi yaşam
koşullarını kontrol altına alabilmesi ile ilişkili bulunmaktadır. Ancak bu
tür bir ayırım yapay bir nitelik taşıyacaktır; zira bölünmez bir bütün
olan toplumsal gerçeğin nesnel ve kavramsal görünümler içerisinde parçalanması,
bilimsel sapmalara yol açabilir. Kültür, bir yandan bireylerin toplumsal yollarda
edindikleri ve toplumsal yollarla ilettikleri bir değer, yargı, inanç, simge ve
davranış ölçütleri düzeninden, diğer yanda da, böylece ortaya çıkan geleneksel
davranış kalıplarının simgesel ve maddi ürünlerinden oluşur. Birey bu düşün,
değer, davranış ve en geniş anlamıyla eylem ve yapı maddelerini, gerçek toplumsal
yaşam içerisinde dolaylı ve dolaysız yollardan öğrenir. Böylece kültür aynı
zamanda, diğer kuşaklardan gönümüze ulaşan bir mirastır. Her kültür topluma yeni
katılan bireylerin tutum ve davranışlarını düzenlemek başka bir deyişle toplumsal
kontrolü sağlamak için toplumsal kurumlarını oluşturur.
Eğitim
kurumları bu kurumların başında gelir. Kültür belirli süreçler içerisinde
değişmez gibi gözükebilir. Ancak kültür dinamiktir ve yeni deneyimler ile yeni
kuşakların ihtiyaçlarına bağlı olarak değişim gösterir.
Çeşitli sosyal grupların kültürleri içerikleri yönünden
birbirlerinden ayrılırlar. Büyük toplumların kültürleri arasında farklar
bulunduğu gibi, aynı bir toplum içindeki alt grupların kültürleri arasında da
ayrıntılar vardır; ancak bu ayrıntılar büyük toplumlar ve kültürleri arasındaki
farklara göre daha azdır. Bir toplum içinde çeşitli grup veya sınıfların,
bütünsel kültüre oranla yarı bağımsız bir alt kültür oluşturmaları
mümkündür. Alt kültür (ikincil kültür), bir toplum içinde, az veya çok
farklılaşmış, bu toplumun kültürel yapısına tam uyum yapmamış, ancak yine de
onun temel bir üyesi olan belirli bir sosyo-ekonomik veya etnik grubun ayırt edici
toplumsal kuralları ve yaşam biçimi olarak tanımlanmaktadır. Kültürün çağdaş
işlevi, toplumsal yapıyı oluşturmaktan öte ona anlam vermektedir. Çıkış
noktaları farklı olsa da toplumsal yapının tanınmasında ve tanımlanmasında,
kültür, odak noktasını oluşturmakta, dolayısıyla da, toplumsal yapının
bütünlüğü ve süregelmesinden sorumlu olmaktadır. Kültür ve toplum paranın yazı
ve tura yüzleri gibidir. Toplum, toplumsal ilişkiler kümesinden oluşmuştur. Kültür
ayrıca sosyal ilişkilerin nasıl oluştuğunu ve bu ilişkilerin, normlar, değerler,
inanışlar ve ideolojiler tarafından yönlendirildiği kararının verilmesinde
yardımcı olur. Kültür konusunda karşımıza çıkan kavramlardan diğer ikisi de
yüksek kültür (seçkin kültür) ve popüler kültürdür.
Popüler kültür, toplumdaki
pek çok bireyin kültürel ve eğlenceli aktivitelerini tanımlar. Spor özellikle toplum
bilimlerinde bir yada daha fazla yapıda bulunabilme özelliğini taşıdığından
popüler kültürün bir parçasıdır. Aynı zamanda spor üretildiği, tekrar
şekillendirildiği ve sıradan iletişim sistemleri ile aranılabildiğinden genel
anlamda kültürün bir parçasıdır. Yüksek kültür (seçkin kültür) ise klasik
müzik, bale, tiyatro, şiir ve güzel sanatlarla ilgilenir. Geleneksel olarak yüksek
kültür, üst sınıf veya iyi eğitilmiş toplumsal elit batı ülkelerinde yer
etmiştir. Yüksek kültür özellikle daha geniş bir kültürün parçasıdır ama
nüfusun göreceli olarak daha küçük bir parçasını bağlar. Bu anlamda yüksek
kültür çoğunluk kültürüne göre bir alt kültür durumundadır.
Sporun popüler kültür
ürünü olarak ele alındığı ve bu ürünün, kitlelerin onayı alınarak kitle
iletişim araçlarından sunulduğu görülmektedir. Pazar ekonomisi anlayışının, bu
araçlara da egemen olması, sporun sosyo-kültürel yapıya uygun kullanılmasını
doğurmuştur. Popüler kültür, seçkin kültürün karşıtında yer alması nedeniyle,
ticari amaçlı ve yaygın olma özelliği ile tanımlanmaktadır. Tarihsel süreçte,
popüler seçkin kültür ikiliği, kültürel ürünlerin sanatsal nitelikte olup
olmamasına bağlanmaktadır. Her dönemde, genel estetik yanı ağır basan kültürel
ürünler yanında, gündelik yaşamı vurgulayan ürünler de bulunmaktadır. Bu nedenle,
yaygın olma özelliği ile popüler kültür geniş anlamda bir gündelik yaşamın
kültürü olarak tanımlanır. Yüksek kültür, toplumda davranışların, zevklerin ve
entelektüelliğin gelişme uğraşıdır. Bu bir kültürün fiziksel kalitesi,
toplumsal, entelektüel, yüksek ahlaki değerleri ile tanımlanır. Ancak bir toplum
içindeki ırk, cinsiyet ve sınıf ayrılıkları nedeniyle halk kitlesinin, yaşamını
kaliteli kılacak faaliyetler içinde yer alması mümkün değildir. Bu nedenle halk
kitlesi, popüler kültür olarak sunulan spor ve müzik olaylarına daha çok ilgi
göstermektedir. Spor kültürün bir parçası olarak hem ondan etkilenmekte hem de
popülerliği nedeniyle onu etkileyebilmektedir. Sporun bireysel bir uğraş olmanın
ötesinde toplumsal bir nitelik kazanmasına bağlı olarak, spor giyim insanların
günlük giyim kuşamı arasında yer almaya başlamış, ünlü sporcuların konuşma ve
hareketleri geleneksel insan ilişkileri içerisinde kullanılmaya başlamıştır.
Sporcuların başarılı hareketler sonrasındaki hareketleri ve bağırışları, normal
yaşam içindeki sevindirici durumlarda kullanılır olmuştur. Eşofmanla toplum
içerisinde dolaşma, eskiden pijama ile dolaşma ile eş tutulup, tepki görürken şimdi
olumlu karşılanmakta hatta saygı uyandırmaktadır. Yine de spor kitle kültürü ile
karşılaştırıldığında bir alt kültür durumundadır.
Alt kültür, dil, gelenek, değerler ve sosyal normlar gibi bazı
özellikler açısından, içinde yaşadıkları toplumun kültüründen farklılıklar
gösteren insan gruplarının yaşam biçimine denir. Dünya üzerinde kültürel temas ve
etkileşimler sonucunda bugün hiç bir insan topluluğu tamamıyla tek bir kültür
örüntüsünün aynı cinsten bütünlüğü içerisinde kalamamaktadır. Spor
müsabakaları kültürel teması gerçekleştiren organizasyonlar içinde yer
almaktadır. Özellikle belli bir süre devam eden turnuvalar, dünya şampiyonaları,
olimpiyat oyunları, düzenlendikleri yerlerin yemek yeme alışkanlıkları, halk
oyunları, folk müziği, tarihi ve turistik yerlerinin tanıtılmasına da olanak
verdiğinden, değişik kültürlerin tanınması için önemli fırsatlardır.
Amatör ve mesleki alt
kültürlerin pek çoğu kabul edilebilir toplumsal tavır yapıları içerir. Yetmişli
yıllara kadar spor ve sporcular örnek toplumsal tavırlar olarak görülmüş ve kabul
edilmiştir. Gençlik spora yönlenmeleri için teşvik edilmiş, spor aykırı tavırlara
karşı (şuça, uyuşturucular, sokak çetelerine vb. ) bir savunma mekanizması olarak
görülmüştür. Ancak spor içinde de giderek, şiddet, doping, şike vb. aykırı
tavırlara rastlanması bu konunun yeniden sorgulanması gereğini ortaya
çıkarmıştır. Spor, reklam, rekabet ve ticari yönü dolayısıyla hızla tüm
dünyaya yayılırken, kar amacının ön plana çıkması ile sporda toplumların
korumaya çalıştığı kültürel değerlerine zarar verici aykırı davranışlar da
giderek artmaya başlamıştır.
ŞİŞMANLIK
Hareketsizlik
ayrıca insanın baş düşmanı olan “şişmanlığı” da birlikte getirmektedir.
Alınan besinlerden sağlanan enerji, harcanmadığı zaman, deri altında yağ birikimi
başlar. Şişmanlığın beş temel nedeni bulunmaktadır. Bu nedenler şunlardır:
1)Aşırı beslenme
2)Hareketsiz yaşantı
3)Hormonal dengesizlik
4)Metabolik bozukluk
5)Psikolojik faktörler
Bu
olaya tıp dilinde “obesity” adı veriliyor. Şişmanlık, sonucunda kronik çeşitli
bozukluklar insan ömrünü kısaltmaktadır. Şişmanlığın getirdiği hastalıklardan
en önemlisi, kalp-damar sistemi rahatsızlıklarıdır. Kalp kasını besleme görevi
olan koroner damarların çeperlerinde yağ birikimi, ileride tıkanıklıklara yol
açmaktadır. Şişmanlık konusunda bakın bir İngiliz ata sözü ne diyor:
“Siz
istediğiniz kadar alıştırmaya devam edin, tanrı adildir, bu yükü size fazla
taşıtmaz. ”
Normal
vücut ağırlığının %20’sinin üzerinde olan kişileri “şişman” diye
adlandırırız. Şişmanlığın insan sağlığı üzerinde yaptığı olumsuz etkiler
çeşitli araştırmalarla ortaya konulmuştur. Yapılan bir çalışmada 40-44 yaşları
arasındaki, normal ağırlığından %20’ daha şişman olan kişilerde ölüm oranı,
şişman olmayanlara oranla %30-40 daha yüksek bulunmuştur. Aynı yaş grubunda %40 ve
daha fazla şişman olanlarda ise ölüm oranı %80 daha artmaktadır. 50 yaşındaki bir
kişinin olması arzu edilen vücut ağırlığından 25 kg daha fazla olması, beklenen
yaşam süresini, şişman olmayan bir kişinin yarısına indirmektedir.
Ülkemizde
yapılan çalışmalarda yetişkin erkek nüfusunun % 26. 4’ ü hafif, % 7. 6’ sı
ileri derecede şişmandır. Kadınlarda hafif şişmanların oranı % 38. 5, ileri
derecede şişmanların oranı ise % 25. 6’ dır.
TARTILIRKEN
DİKKAT!
Tartılırken bazı konulara dikkat etmek gerekir. Çünkü vücut ağırlığı çeşitli
koşullardan süratle etkilenen bir öğedir. Vücut ağırlığının belirlenmesi sabah
kalktıktan sonra kahvaltıdan önce ve tuvalete girdikten sonra haftanın hep aynı
günü, aynı tartıda ve iç çamaşırı ile belirlenmelidir.
YÜRÜYÜŞÜN
YARARLARI
1985
verilerine göre Amerika’ da 55 Milyon Amerikalı spor olarak yürüyüş yapmaktadır.
Bugün bu rakamın yüz milyonu aşkın olduğu tahmin edilmektedir.
“Yürüyüş”
ün egzersiz olarak seçilmesinin çeşitli nedenleri vardır. Birincisi hemen hemen
herkes tarafından kolaylıkla yapılabilmesidir. Özel bir hüner ve pratik
gerektirmemesidir. Rahat bir ayakkabının dışında hiçbir özel ekipman gerektirmez.
Yürüyüş
hiç kuşkusuz güç isteyen birçok aktivitenin verdiği sonuçların aynısını
sağlamak.
Fakat
yürüyüşün diğer bazı fiziksel aktivitelerden ne kadar değerli olduğunu ilerideki
satırlarda bulacaksınız. Ve bu sonuçlar sizi şaşırtacak.
Bilindiği
gibi fiziksel egzersizlerin enerji değerlerini karşılaştırma yöntemlerinden birisi
de “MET” karşılıklarıdır. Bir MET, bazal metabolizma(vücudun yatar dinlenik
pozisyondaki enerji gereksinmesi) için harcanan enerji miktarıdır.
YÜRÜYÜŞ
İLE İLGİLİ ARAŞTIRMALAR
“Sport
Medicine Digest” dergisindeki rakamlara göre düz yolda saatte 6 mil hızla yapılan
bir yürüyüşte 5 mil hızla bisiklete binmeye eşittir.
Sonuç
olarak denilebilir ki, yürüyüş size önemli bir miktarda enerji harcatmaktır.
Yüzde
10 eğimli bir yolda 45 dakikalık canlı bir yürüyüş 65 kg’ lık bir kişiye 541
kalori yaktırır. Bu da aynı ağırlıktaki bir kişinin 5. 5 mil hızla koştuğunda
yakacağı kaloriden daha fazladır. Düz bir alanda saatte 4 mil(yak. 6 km) hızla 45
dakikalık bir yürüyüş 248 kaloridir. (Özünde kalori harcanması kişinin cinsiyeti,
yaşı ve vücut ağırlığı ile orantılıdır. Buradaki kalori değerleri yaklaşık
değerlerdir. )
“The
Physician and sport medicine” de yayınlanan bir çalışmada 19-41 yaşları arasında
olan ve 4-15 kilo arasında fazla ağırlıkları olan kadınlar bir yıl boyunca
progresif (tedricen arttırılan) bir yürüyüş rejimine alındılar. Bu kişilerde bir
yıl sonra diyetlerinde hiç değişiklik yapmadıkları halde 4 ile 7. 5 arasında kilo
kaybetmişlerdir.
Yürüyüş
ile ilgili yapılan diğer bir çalışmada da 40-56 yaşları arasındaki kişiler 20
haftalık bir çalışma sonunda dayanıklılıklarının %28 oranında arttığı
saptanmıştır. Ayrıca, bu kişilerdeki tüm uyku düzensizlikleri kaybolmuştur.
Amerika’
da başkanlık konseyinin 7 Tıp uzmanı 14 spor çeşidini ve egzersizlerini
karşılaştırmışlardır. Sonuçta, yürüyüşün; hentbol, squash, basketbol,
jimnastik, tenis, kayak, softball, golf ve bowling de dahil olduğu birçok spor
çeşidinden daha fazla uyumada insanlara yardımcı olduğu bulunmuştur. Yürüyüşten
daha iyi uyku sağlayan spor dalları olarak jogging, yüzme, bisiklet, paten ve
|