| Günümüzde
Mısır’ı ziyaret eden turistler Gize’deki piramitleri gezerken bu görkemli yapılar
karşısında hayretlerini ve beğenilerini gizleyemiyorlar. Gize’de bulunan piramitler
durdukları yerde binlerce yıldır görkemli bir uygarlığın öyküsünü anlatır
gibidirler.19. yüzyılın başlarında bu piramitlerin içine giren kazıbilimcilerin
duyduğu heyecansa elbette turistlerinkinden çok daha farklı çok daha coşkundu.
Önlerinde binlerce yıllık bir tarih duruyordu, öyle ki bu tarih belki uygarlıkla
aynı yaştaydı. İlerleyen yıllarda bulunan kalıntılar, açığa çıkarılan
mezarlar ve çözülen Mısır yazısı, bu uygarlığın aslında düşünülenden de
daha görkemli olduğunu açığa çıkaracaktı. Bu bölgede paleolitik çağın sonundan
beri yaşıyordu insanlar. Dünya taş devrini yaşarken Nil Nehri ’nin çevresinde
yaşayanlar uygarlığı filizlendiriyordu. Mısır Uygarlığı gerek askeri, gerekse
kültürel yönden binlerce yıl dünyaya öncülük etti; Eski Yunan, Hitit hatta Roma
uygarlığı üzerinde etkileri vardı. Döneminin süpergücü olan Mısır aynı zamanda
bir kültür merkeziydi. Kendilerine özgü üç değişik alfabe geliştirmişlerdi.
Gökbilimle uğraşıyorlardı ve neredeyse kusursuz bir takvime sahiplerdi. Tarihte
bilinen ilk yazılı antlaşmada onların imzası vardı. Geliştirdikleri mumyalama
teknikleri onların öbür dünya inancına sahip ilk uygarlıklardan biri olduğunu
gösteriyor. Günümüze dek dayanmış, tarihin yıkıcı etkisine karşın ayakta
kalmış görkemli yapıları onların mimarlık alanında da ne denli ileri olduğunun
bir göstergesidir. Fransız araştırmacı Jacques Champollion Mısır yazısını
çözdüğünde binlerce yaşında olan bu uygarlık, yeniden konuşmaya başladı.
Hiyeroglifler,hayranlık uyandıran öykülerini anlatmayı günümüzde de sürdürüyor.
Bu haliyle Mısır Uygarlığı binlerce yıl daha insanlığın zihnindeki yerini
koruyacak. "Mısır,
Nil’in armağanı". Herodot’un bu ünlü deyimi bugün de geçerli. Çöllerin
arasında sıkışmış, ekilebilir bereketli topraklar … Bu topraklara bereket getiren,
görkemli Nil nehri. Eskiler nehrin kaynaklarınıda, tropikal iklimini de bilmiyorlar ve
bu nedenle amansız kuraklıktan sonra hazirandan ekime kadar suları kabartıp bereketli
bir mil yayan taşkın karşisında hayran kalıyorlardı. Onlara bakılırsa böyle bir
mucizeyi ancak tanrılar gerçekleştirebilirdi. Taşkınlardan sonra oluşan gölcükler
ve bataklıklar da balık ve av hayvanı kaynağıydı. Bunun için tarih öncesinden
başlayarak vadiye göçebe avcılar yerleştiler. Neolitik çağda yerleşik hayata
geçen göçebeler, bu topraklar üzerinde unutulmayacak bir uygarlık başlattılar.
Paleolitik çağda, gelecekte çöl olacak arazilerin kuruması, henüz nehrin sağ ve
solunda, yani Arap ve Libya Çölü yakınlarında yerli halkın var olması için gerekli
koşulları ortaya koyacak kadar ilerlemiş değildi. Adım adım gelişen ve bu
arazilerin önce step, sonra da kuru çöle dönüşmesiyle sonuçlanan kuruma şekli,
burada yaşayan insanları, arazilerini bırakıp zamanla Nil vadisine çekilmeye
zorlamıştı. Bu aşamaya neolitik çağın başlarında ulaşildığı sanılıyor.
Böylece Nil vadisinde yaşayan halkların kökeni üç grupta aranabilir: ilk başlardan
beri burada yaşayan yerli halklar; yaşam alanlarının çölleşmesi nedeniyle doğu
çölünden göç eden halklar; ve aynı nedenle batı çölünden göç eden halklar.
Doğa bir yandan insanın elinden yaşanacak bölgeleri alırken, bir yandan da yenisini
sunuyordu. Doğanın sunduğu yeni bölge, Nil nehrinin taşidığı ve Delta olarak
anılan topraklardı.
Mısır, birbirinden kolaylıkla ayrılabilen
iki kısma bölünür: nehrin sağında ve solunda, dar ama verimli topraklardan oluşan
"Vadi" ve tarımla uğraşanlar için gerekli her koşulun bulunduğu sulak,
bereketli "Delta".
Mısır’ın bu ikiye bölünmüşlüğü
ülkenin siyasi ve ekonomik yaşamında etkili olmuştur. Eski İmparatorluk dönemine ait
efsaneler, merkezi Heliopolis'te bulunan tek devletin bölünmesinin ardından birbiriyle
mücadele halinde bulunan ve ancak kral Menes zamanında yeniden birleşebilen iki ayrı
devletten söz eder. Efsane şöyle der: Delta’nın doğusunda, Busiris’te, adil bir
kral olan Osiris hüküm sürüyordu.
Yukarı Mısır’da Ombos kenti tanrısı Set
onun hasmıydı; onu öldürdü ve hakimiyeti ele aldı. Fakat Osiris’le İsis’in
oğlu olan Horus, giriştiği mücadele sonunda Set’i öldürdü ve babasının
intikamını aldı. Bunun üzerine Heliopolis’teki tapınakta toplanan tanrılar ona,
kral sıfatıyla tüm Mısır üzerinde hakimiyet bağışladılar. Bu efsanede ayrıca
bir süre sonra Yukarı Mısır ve Aşağı Mısır olarak adlandırılan bölgeler
arasında anlaşmazlıkların arttığını ve ülkenin yeniden ikiye bölündüğünü
görüyoruz. İkinci birleşmeyse, tam tersi olarak güneyden geldi ve Delta’yı
egemenliği altına aldı.
Taşkınları dizginlemek, bataklıkları
kurutmak, kanallar açmak, köyleri bentlerle korumak gerekmektedir. Bu nedenle yerleşik
duruma geçmiş kabileler bir araya gelip daha geniş birimler oluştururlar. Birleşen
kabileler bir süre sonra iki krallık görünümüne kavuşacaktır: Tanrı Set’e
bağlanan Güney Ülkesi ya da Yukarı Mısır, tanrı Horus’a tapan Kuzey Ülkesi ya da
Aşağı Mısır. Kuzey ülkesi günümüz haritalarında kuzeye yakın olmasına; yani
yukarıda görünmesine karşın adı Aşağı Ülke’dir; bunun nedeni bu iki ülkeye
Nil Nehri’nin akışı yönünde isim verilmiş olması. MÖ 4. bin yılın sonlarına
doğru "akrep kral" olarak anılan Güney hükümdarı, Kuzey’i kendi
ülkesine katar. Ondan sonra tahta çıktığı sanılan Narmer adındaki bir başka kral,
Güney hükümdarının başlattığı birleştirme işini tamamlar. Güney’in
hükümdarlık sembolü olan ak başlığın yanına Kuzey’in kırmızı tacını takar
ve böylece iki ülkenin birleştiğini anlatır. Bu birleşme eski Mısır tarihinin
başlangıcı kabul edilir. Narmer belki de efsanelerin sözünü ettiği ilk firavun
Menes’tir. Böylece MÖ 3000 yıllarında Thinis Çağı (Narmer’in doğum yeri
olduğu varsayılan Thinis adından) başlar ve o zamandan sonra hiyeroglif yazıtların
yardımıyla Mısır tarihi belirginlik kazanır.
Narmer, ya da Menes, MÖ 3000’e doğru iki ülkenin
efendisi olarak başkent seçtiği Thinis kentinde hüküm sürmeye başlar. Bununla
birlikte karşısına birçok sorun çıkmaktadır. Soylular arasında firavunu
tanımayanlar vardır ve sık sık çıkan isyanları bastırmak gerekir. Ülkenin ikinci
başkenti,2.Sülale zamanında Güneş’e tapınılan kutsal kent Heliopolis
yakınlarındaki Memfis’tir. MÖ 2800 yıllarında firavun Kasekemui (bu ad "iki
güçlü" anlamına gelir, Horus ve Set’e gönderme yapar) bazı kentlerin
ayaklanmalarını bastırır ve yerel hükümdarlar yerine kentlere
valiler atamaya karar verir. Onun zamanında
devlet yapısı ortaya konur ve bir de nüfus sayımı yapılır. Mirasa dayalı soylu
sınıf karşısında devlet işlerinde çalışanların ve Firavunun gücü yükseltilir.
Bu dönem, yazının da evrimini tamamladığı bir dönemdir. Belirtilmek istenen nesneyi
gösteren birer resim olan ideogramlar yanında seslere karşılık gelen ve
Champollion’un çözmeyi başardığı hecesel göstergeler de belirir. Arşivler
yazıcılar tarafından deriler üzerine ya da uç uca eklenen papirüs yaprakları
üzerine yazılmaktadır. Mısır tarihinin bilinen en eski anıtı, kral Aha’nın
mezarıdır. 3.bin yılın başlarında yapılan bu mezarın bir kayaya oyulmuş beş
odası vardır.
İki ülkenin tam olarak birleşmesi ve tek
Mısır olması kolay kabul edilmiş ve hemen gerçekleşmiş bir olay değildi. Bunun en
önemli göstergesi 1.Sülale döneminin sonlarında başlayan ve 2.Sülale boyunca süren
ayaklanmalar. İki ülkenin kaynaşması tam olarak 3.Sülale döneminin başlarında
oldu. Bu dönemde hükümet merkezi de yer değiştirmiş, ne kuzey ne de güney kenti
olan Memfis başkent olarak belirlenmişti. Kral Zoser’in başkent yaptığı kent, bu
tarihten sonra "iki ülkenin terazisi" lakabını taşımaya başlamıştı.
Beyaz surlarla çevrili olduğu için Memfis
kentine verilen adlardan biri de Beyaz-duvarlar Kenti’ydi. Kasekemui’nin oğlu Zoser,
burada 3.Sülaleyi kurmuştur. Heliopolis kentinin baş rahibi İmhotep onun
"tatisi", yani başbakanıdır. İmhotep, çağının en büyük dehalarından
biridir; bilimsel bilgileri yenileyip zenginleştiren bazı hekimlik ve astronomi
incelemelerinin yer aldığı "ahlak ilgileri"nin yazarıdır. Bu dönemde
Güneş’in hareketi incelenmiş, gece ve gündüz on ikişer saate bölünmüş, ilk
aritmetik işlemleri uygulanmaya başlanmış, yüzey ve hacim hesapları için formüller
geliştirilmiştir. Hekimlik, büyüyle yakınlığını sürdürmektedir. Mumyalar
üzerinde yapılan incelemeler daha o zamanlar çürük dişlerin doldurulduğunu,
iltihapları geçirmek için çenenin delindiğini gösteriyor. İmhotep’in, bütün bu
bilgiler yanında mimarlık bilgisi de vardır. Sakkara’da bulunan ve basamaklı piramit
olarak bilinen Zoser piramidini o yapmıştır.60 metre yüksekliğindeki bu piramit,
ölmüş hükümdarı, Helipolis’in ışıklar saçan tanrısı Ra’ya götürecek bir
merdiven oluşturmaktaydı. El emeğini böylesine seferber etmeyi, ancak Thinislilerin
sağlamlaştırdığı mutlakiyetçi bir krallık göze alabilirdi. Bu piramit, sonraki
sülalelerin hükümdarlarına örnek olacak, ve firavunlar öldüklerinde benzer dev
piramitlerde yatmak isteyeceklerdi.
Zoser’den sonra gelenler, iktidarı
4.Sülalenin kurucusu Snefru’ya bırakırlar. Bu hanedan MÖ 2720’den 2560’a kadar
sürer. Bu dönem "piramitler dönemi" olarak anılacaktır. Snefru iyi bir kral
olarak bilinse de oğlu Keops, kendisinden nefret edilen, zorba bir hükümdardır. Memfis
din adamları onu, halkı vergilerle ezmekle suçlamışlardır. Oğlu Kefren, daha
yaşarken insanların kendisine bir tanrı gibi tapmalarını sağlar; piramidi de
neredeyse babasınınki kadar büyüktür. Buna karşılık Mikerinos, daha
alçakgönüllü bir yapıyla yetinecektir.

Eski Mısır
Dini
Herodot’a bakılırsa Mısırlıların
tüm inançlarını, tıpkı halk inançları gibi Güneş’e tapmaya dayanan resmî din
oluşturur. Mısır dinine göre ölüm, sonsuz yaşama ulaşmadır. Her varlık,
ölümlü maddeyle kendisinden sonra da yaşayan ruhtan (Ka) oluşmuştur. Din aynı
zamanda dünya ve yaratılışina ilişkin genel bir açıklama getirmeye de çalışir.
Buna göre başlangıçta kaos (nun) vardır. İlk Mısırlılar bunu sıvı bir kütle
olarak tasarlamış, Ruh’un (Atum) bu kütleden sıyrılarak sulardan çıkan bir
tümsek üzerinde belirdiğini düşünmüşlerdir. İnsanların taşkınlardan korunmak
için adacıklar üzerinde yaşadıkları ilkel Mısır’da çok somut olan bu kozmik
simgeler, yine doğa olaylarına bağlı kalmakla birlikte, sonraları daha da soyut bir
hal alacaktır. Baş sırayı Güneş (Ra) tutar ve ışiğı getiren yaratıcı ruhu
simgeler. Herşey Ra’nın gözlerinden ve ağzından çıkmıştır: hava ve su (Şu ve
Tefnut), yer ve gök (Geb ve Nut). İyilik tanrısı Osiris’le kötülük tanrısı Set
arasındaki çekişmeyle somutlaştırılmış olarak ahlakın da belirlendiği
görülür. Yaşamı ve bereketi simgeleyen Osiris’i kötü kardeşi Set öldürür,
bedenini parça parça doğrar. Ama Osiris’in karısı İsis ve oğlu Horus parçaları
bulur ve bedene yeniden yaşam verirler. Osiris mitosunun çok tutmasının nedeni
bitkilerde olduğu gibi insanlarda da ölümden sonra yeniden diriliş inancını
destekliyor olmasıdır.
Osiris, olgunlaşinca biçilip dövülen,
sonra yeşerip büyüsün diye yeniden ekilen buğdayla özdeşleştirilir. Eski
İmparatorluk döneminde görülen bu inanç, Orta İmparatorluk döneminde yerleşir.
Mısır’da uygarlığın geliştiği
dönemlerde Mezopotamya kralları tanrıların temsilcisiydiler. Firavunlarsa
tanrıların; Osiris ve Ra’nın oğludur. Horus-Ra adını buradan alır. Daha sonra
Yeni İmparatorluk döneminde baş yeri Teb kentinin tanrısı Amon alınca, hükümdar
Amon-Ra olacaktır. Artık yaşarken de ölünce de tanrının kendisidir. Eylemleri
insanı yaşatır; Maat, yani tanrılaşmış adalettir. Savaşta baş komutandır, orduya
doğrudan kumanda eder, yasamayı, yargılamayı, yönetimi üstlenmiştir.
Mutlakçılığı sınırsızdır. Sarayı, "Büyük Ev" ("per aa":
firavun sözcüğü buradan gelir) merkez yönetimi de barındırır. Ülkeyi yönetirken
emrinde kendisine yardımcı olan başbakanı, veziri (tati) vardır.
Ülke, sayıları otuz sekizi bulan yerel
bölgelere (nom) ayrılmıştır. Bunlar ilk zamanlarda tavşan eyaleti, balık eyaleti,
köpek eyaleti, yılan eyaleti gibi adlar taşirlar; ki büyük olasılıkla bu da
bölgedeki kabilelerin totemlerinin sonradan kurumsallaşarak tüm eyalete ad olmasından
kaynaklanır.
MUMYA
Mumya sözcüğü çeşitli anlamlara gelir.
12. yüzyıl Arap seyyahlarından Abdüllatif, Mısır’da mumyanın ilaç olarak ucuza
satıldığından söz eder. "Mumiya" ya da "mumiyai" Arapça bir
sözcüktür ve asfalt, yani zift, ya da İran’da Derabgerd’deki mumya dağında
olduğu gibi kayalardan doğal olarak çıkan madde anlamına gelir. Arap seyyahı mumya
için "katran ile mürrüsafinin karışımıdır" der. Mumya on yedinci ve on
sekizinci yüzyıllarda Avrupa’nın en kârlı ticaret metalarından biriydi.
Eczanelerde kırık çıkıklar için ilaç olarak satılırdı. Ayrıca, canlı birinden
kesilmiş tırnak ve saçlara da mumya denirdi ki bunlar insanın bir parçası olarak,
efsun ya da büyü gibi işlerde kişinin yerini tutardı. Bugün biz mumya denince
yalnızca "tahnit" edilmiş
insan ölülerini, özellikle eski
Mısırlıların sağlam kalmış bu türden ölülerini anlıyoruz. Eskiden doğal
mumyalaşma ile yapay mumyalaşma da ayrılırdı. Doğal mumyalaşma, herhangi bir işlem
yapılmadan, yalnızca ölünün bulunduğu yerdeki koşulların etkisiyle bozulmadan
kalmış cesetler için geçerli olan mumyalaşma türüydü.Tutankamon mumyasının
incelenmesi göstermiştir ki, yapay mumyalama da, tahnit sanatının üstünlüğünden
çok, Nil diyarının kuru iklimi, havanın ve kumun mikropsuz olmasının sonucuydu.
Doğrudan doğruya kum içinde, tabutsuz ve iç organlarının çıkarıldığına
ilişkin en ufak bir iz taşımayan, sapasağlam kalmış cesetler bulunmuştur. Oysa ki
mumyalanmış olanlar, reçineler, asfaltlar ve kullanılan bir çok kokulu yağ
yüzünden zamanla çürümüş ya da bunlara yapışarak şekilsiz külçeler haline
gelmişlerdir. Uzun süre Mısırlıların elinde özel gizli kimyasal maddeler bulunduğu
sanılırdı. Bugüne dek noktası noktasına doğru bir mumyalama tarifi ortaya
çıkarılmış değil. Fakat bugün biliyoruz ki kullanılan değişik maddelerden çok,
bunların kullanılışinı belirleyen dini töreler, mistik tasarımlar, çoğu zaman
malzemelerin kimyasal etkilerinden daha önemliymiş gibi görülüyordu.
Eski Mısır’da mumyalama sanatı
yüzyıllar boyunca değişikliğe uğramıştı. Memfis’de bulunan mumyaların siyah,
kupkuru ve kırılgan, Teb’de bulunanlarınsa sarı, parlak ve çoğu zaman kırılıp
bükülebilir olması bunu gösteriyor. Herodot üç çeşit mumyalamadan söz eder:
Bunlardan birincisi, ikincinin üç katı pahalıydı. En ucuzu olan üçüncüyse
küçük memurların keselerine uygundu. Sıradan halktan olanlarsa mumyalanmaz, bedenleri
zamanın tahribatına bırakılırdı. En eski devirlerde vücudun yalnızca dış şekli
korunabiliyordu. Sonraları derinin büzülmesini önleyecek yollar bulundu. Bu sayede
yüzlerinin tanınabilir olduğu mumyalar bulunabilmektedir.
Ölü genel olarak şöyle hazırlanırdı:
Önce beyin maden bir kanca yardımıyla burun deliklerinden çıkarılırdı. Taştan bir
bıçakla karın boşluğu açılır, iç organlar alınırdı. İç organlar adına
"kanope" denen çömlek ya da vazolarda saklanırdı. Bu işlemlerden sonra
ölünün içinin ve dışinın tertemiz olması için yıkanmasına ve tuzlanmasına
sıra gelirdi. Ölü tuzda bir aydan fazla kalırdı. Bundan sonra kurutulurdu. Bazı
kaynaklarda kurutma işleminin yetmiş günden fazla sürdüğü anlatılır. Tabutlama
işleminde çok defa bir çok tahta tabut (genellikle insan vücudu şeklinde) taş bir
lahite konurdu. Eller göğüs ya da karın üzerinde kavuşturulur ya da kollar vücut
boyunca yana uzatılırdı. Karın, çökmemesi için kil, kum, reçineler, testere
talaşı, bez yumakları gibi maddelerle doldurulurdu. Bunlara kokulu maddeler de
karıştırılırdı. Bundan sonraki aşamaysa keten sargılar ve bezlerle ölüyü
sarmaktı.
Piramitler
Piramitler, büyük tanrı kralların,
ülkeyi tanrısal güçleriyle koruyan firavunun ölümsüzlüğünü güvence altına
almanın bir yolu olarak görülmüştü. Bunlardan önce Zoser’inki gibi
"mastaba"lar; tuğla ya da taş kullanılarak yapılan basamaklı tepecikler
vardı. Bu mastabalar zamanla geliştirilip, şekillerindeki kusursuzluk arttıkça
piramide dönüşmeye başladılar. En sonunda Gize’deki dev yapılar ortaya çıktı.
Firavun Hufu’nun, ya da Yunanlıların ona verdiği adla, Keops’un piramidi 5
hektarlık bir tabana oturur ve yüksekliği 146 metreden fazladır. Herodot’a göre
hazırlık çalışmaları için on yıl, binlerce tonluk taş kütleleri yerleştirmek
için de yirmi yıl gerekmiştir. Bu taş bloklar eğik düzeylerden ve halatlara
koşulmuş işçilerce çekilen tahta araçlardan yararlanılarak yerlerine
konulmuşlardır. Bu taş bloklar uzak taş ocaklarından nehir yoluyla gemilerle, ya da
kızaklar yardımıyla karadan taşinırlardı. Piramitlerde firavunun ölümden sonraki
yaşamında gerek duyabileceği eşyalar da bulunurdu. Bu değerli eşyalar onun öbür
dünyada da alışkanlıklarını değiştirmeden sürdürmesi içindi. Piramitler sıvı
kaostan çıkan ilk tümseği simgeliyordu. Tepelerinde Mısır’a ışik ve yaşam
getiren Güneş gibi parlayan, altın renginde çıkıntılar vardı. Piramitlerin bir
diğer amacıda öteki dünyadaki yaşamında firavunu saygısız mezar soyguncularından
korumaktı. Mezar soygunculuğu firavunlar döneminden başlayarak günümüze dek geldi.
Öyle ki, kazıbilimciler firavunların mezarlarına girdiklerinde mühürlerin çoktan
parçalanıp mezardaki değerli eşyaların yağma landığına tanık olmuşlardı. Bazı
mezarlara yüzyıllar içinde birçok kez girilmişti. Piramitler aşılmaz duvarlarıyla,
içlerindeki labirentler ve başka güvenlik sistemleriyle firavunu korumaya
çalışiyorlardı ama bir yandan da bağırıyorlardı: Bende çözülmesi gereken bir
sır ve değerli hazineler var!
İngiliz kazıbilimci Howard Carter’ın
bulduğu ve günümüz dünyasında çok bilinen firavunlardan biri olan Tutankamon
döneminde artık piramit inşa edilmiyordu; onun mezarı, bir tepeye mezar odaları
kazılarak yapılmıştı. Carter mezara girdiğinde birbirine bağlı dört oda olduğunu
gördü. Mezar el değmeden günümüze dek gelmişti. Çok değerli hazinelere
dokunulmamıştı. Tutankamon’un 4 oda dolusu hazinelerine baktığımızda aklımıza
şu gelebilir: Günümüzdekinin aksine Tutankamon kendi döneminde hiçbir iz
bırakmamış, hatta çocuk denecek yaşta öldüğü için çok da önemli olmayan bir
firavundu. Bu durumda Hufu, Pepi ya da 2.Ramses gibi büyük firavunların hazineleri kim
bilir ne denli görkemliydi...
Tutankamon'un mezarının yerinin çok uzun
süre bulunamamasının nedenlerinden biri de, onun Amon papazlarınca lanetlenen bir
soydan, Amarna kralları olarak bilinen firavun Akhenaton'un soyundan geliyor olmasıdır.
Mısır’da yerleşik din olan Amon dinine ve diğer tanrılara karşı çıkan 4.
Amenofis, tek tanrı olarak gördüğü Güneş tanrısı Aton’un dinini ülkede tek din
olarak ilan etmişti. Adını sonradan Akhenaton (Aton’a hoşgörünen) olarak
değiştiren firavunun annesi kraliçe Tiyi, Fenikeli bir prensesti ve büyük annesi
dolayısıyla da Sami kanı taşiyordu. Samilerde görülen tek tanrı inancını oğluna
aşılamış olup olmadığı tam olarak bilinemiyor bugün şu bir gerçek ki,
Akhenaton'un ölümünden sonra başa geçen Smenhkarre zamanında da Aton inancı
sürmüştü; ancak onun yerini alan çocuk kral Tutankamon, ilk adı olan Tutankaton’u
değiştirmek zorunda kalmıştı. Onun zamanında Amon rahiplerine eski ayrıcalıkları
geri verilip Amon inancına geri dönüldüyse de Amarna kralları olarak bilinen
Akhenaton, Smenhkarre, Tutankamon ve Ay’ın adları ölümlerinden sonra lanetlenerek
firavunlar listesinden silindi. Bu, zamanla onların unutulmasına neden oldu.
Amarna krallarından sonra devletin başına
geçen 19.Sülale döneminde Mısır en görkemli zamanlarını yaşar. Devletin gücü
firavun Usermare, diğer adıyla 2.Ramses döneminde doruğa ulaşır. Ramses, Hititlerle
yaptığı ve sonucunda Kadeş anlaşmasının imzalandığı savaşlar kadar,
yaptırdığı dev anıtlar ve tapınaklarla da anılır.Kadeş anlaşmasıyla Hititlerle
dostluk sağlanınca Ramses, bütün dikkatini güneydeki Nubye üzerine
yoğunlaştırır, burada görkemli anıtlar yükseltir. Buhen kalesi olarak bilinen yerin
aşağısına Ebu Simbel tapınağı inşa edilir ve cephesine Ramses'le kraliçe
Nefertari'nin dev heykelleri yontulur. Ramses’le Nefertari’nin altı heykeli de
tanrıça Hathor’a adanan ikinci tapınağı çevrelemektedir. UNESCO’nun
başlattığı büyük kampanya olmasaydı bu büyük eserler bugün Assuan barajının
suları altında kalacaktı. Toplanan yardımlar, dev kumtaşlarının birkaç tonluk
kitleler biçiminde kesilerek tapınakların altmış metre daha yukarıda kurulmasını
sağladı. Halk sınıflarıyla memurların yaşamında kesin bir iyileşme sağlayan
saltanatının parıltısına karşın, 2.Ramses, ardıllarının döneminde çöküşe
yol açacak olan başlıca iki tehlikeyi; rahiplerin güçleriyle topraklarının
büyümesini ve yine ellerinde geniş topraklar bulunduran asker aristokrasisinin
gelişmesini önleyemeyecekti. Öte yandan büyük anıtlar yaptırmakla hazinenin bütün
kaynaklarını da kuruttuğu, bir başka gerçektir. Ölümünden sonra bunalım dönemi
başlayacaktır. Yerine geçen oğlu Meneptah döneminde sorunlar arkası arkasına
gelecektir. Ekonomik sıkıntılara, bölgede başgösteren "deniz halkları"
tehlikesi de eklenecektir. Batı’dan gemilerle gelen, görkemli Hitit devletini yıkan
ve Ortadoğu’yu ele geçirip sınıra dayanan Deniz halklarıyla savaşmak zorunda
kalınacaktır. Mücadele kazanılsa da Mısır’ın görkemli altın çağı sona
ermiştir. 20 sülalenin inişli çıkışlı saltanatının ardından savaşlarla dolu
yeni bir dönem başlar; ki bu Mısır uygarlığının kan kaybetmesi demektir. Ülkesini
Pers tehtidine ve Babil tehlikesine karşı ayakta tutmaya çalışan firavun
2.Ahmose’nin ölümü ardından Pers hükümdarı2. Kambyses MÖ 525’ te Mısır’ı
ele geçirir. MÖ 332 yılına dek Perslerin elinde bir satraplık olarak idare edilen
Mısır’ı bu tarihte Büyük İskender ele geçirir. İskender’ in ölümünden sonra
komutanları arasında bölüşülen imparatorluğunun Mısır bölümü general
Ptolemaios’un egemenliği altında kalır. Ptolemaioslar Mısır yönetiminde oldukça
köklü bir hanedan kuracaklardır. 12.Ptolemaios’ un kızı 7.Kleopatra, günümüzde
en çok bilinen Mısır hükümdarlarından biridir. Roma İmparatorluğu Julius Caesar
döneminde Mısır’ı işgal ettiğinde, kendisine yakın bulduğu Kleopatra’ya
tahtını geri verir. Kleopatra, Caesar’ın ölümünden sonra onun komutanlarından
Marcus Antonius’ la evlenir. Antonius ve Kleopatra’nın Mısır’da güçlenmeye
başlaması, Roma konsülü Octavius’ un tepkisini çeker. Octavius’un emrindeki Roma
birlikleriyle Kleopatra’ nın Antonius’un emrine verdiği Mısır birlikleri
savaşır. Savaşın sonunda Antonius ölecek, Octavius’un eline canlı geçmek
istemeyen Kleopatra kendini bir yılana sokturarak intihar edecektir. Mısır bundan
böyle Roma
toprağıdır. Artık firavunlar dönemi sona ermiştir.
Eski Mısır’da Yazı ve Rosetta Taşı
Eski Mısırlıların kullandığı ve
hiyeroglif olarak adlandırılan resimyazı,
en yaygın olarak bilinen Mısır yazısıdır. Hiyeroglif Mısır dilinde
"tanrının sözleri" anlamına gelir. Ne var ki yaygın olarak bilinenin aksine
Mısırlılar bu yazıyı çok az kullandılar. Resim yazı yalnızca anıtların,
mezarların ya da devasa taş blokların üzerine yazı yazmak için kullanıldı.
Mısırlılar yazışmalarını, kralların emirlerini ve gündelik yaşama ilişkin
diğer yazıları"hiyeratik" yazı denilen başka bir yazıyla, kamış kalemler
kullanarak papirüs üzerine yazarlardı. Bu yazıda MÖ 660 yılında yerini
"demotik" yazıya bıraktı. Hiyeroglif ve hiyeratik yazıdan türetilen demotik
yazı, eski Mısır uygarlığına giden yolu açan Rosetta taşının üzerinde de
bulunuyordu. Rosetta taşı olarak bilinen taş levha, siyah bazalttandı ve düzgün bir
biçimi yoktu. 114 cm uzunluğunda ve 74 cm genişliğinde olan taşın Antik çağda
kırıldığı sanılıyor. 5.Ptolemaios Epiphanes’in tahta geçişinin
9.yıldönümünü kutlamak için hazırlanan levhada Yunanca, hiyeroglif ve demotik yazı
olmak üzere üç değişik yazı türü bulunuyordu. 1799 yılında Rosetta (Reşid)
köyü yakınlarında bulunan levhayı Fransız Champollion çözmeyi başardı.
Champollion, o dönemde gizleri çözülmüş eski Yunan harfleriyle karşılaştırma
yaparak, taştaki Mısır yazılarının bazılarının harflerin yerine, bazılarının
heceleri belirtmek için, bazılarınınsa tamlama niteliğinde kullanıldığını
keşfedecekti. Bu son derece büyük bir keşifti; bu sayede binlerce yıllık görkemli
bir imparatorluğun kapıları günümüze açılıyordu....
Firavunun
Laneti
Batı dünyasında firavun Tutankamon’un
mezarının bulunması büyük yankı uyandırmıştı. Öyle ki, Carter’ın bu buluşu
yalnızca meslektaşlarınca değil, her kesimden insan tarafından öğrenilmişti. Bunda
gazete, fotoğraf ve yayına yeni başlayan radyo programlarının da etkisi oldu. 1926
yılında Tutankamon’un mezarını ziyarete gelenlerin sayısı 12.300 olarak
açıklanıyordu. Dünyanın ilgisini üzerine çeken böylesi bir olayın gazetelerde
haber olarak geniş yer tutması doğaldır. Ne var ki gazeteler haberlerini çoğunlukla
bilim adamlarıyla yaptıkları görüşmelere göre değil, sansasyonel olaylardan yola
çıkarak yazıyorlardı. 1930’lu yıllara dek gazetelerde yer alan "firavunun
laneti" haberleri, böyle bir sansasyon uyandıracağı düşünülerek
başlatılmış olabilir. Bunun yanısıra Tutankamon’un mezarını ortaya çıkaran
ekipte yer alan Lord Carnavon’ un bu tarihten kısa bir süre sonra sivrisinek sokması
sonucu aniden ölmesi bu tür haberleri körüklemiş olabilir. Bir süre sonra gazete
manşetlerinde bu tür haberler dünyaya duyuruluyordu: Tutankamon lanetinin yeni bir
kurbanı daha …. Bu haberler böylece devam etti durdu, altıncı…yedinci …On
dokuzuncu kurban şöyle duyurulmuştu: "Bugün 78 yaşındaki Lord Westburry,
Londra’ da altıncı katta bulunan evinin penceresinden kendini atmış ve hemen
ölmüştür. Lord Westburry’nin araştırıcı Carter’ın sekreteri olarak
Tutankamon’un mezarındaki kazılara katılmış olan oğlu da, geçen kasım ayında
evinde bir gece tamamen sağlıklı bir şekilde yatmışken, ölü bulunmuştu. Ölümün
nedeni tam olarak anlaşılamamıştı." Archibald Douglas Reid bir mumyanın
röntgenle resmini alırken ve Mısır uzmanı arkeolog Arthur Weigal "ne olduğu
anlaşılmayan bir hummadan" öldüğünde, gazeteler şöyle yazıyordu:
"İngiltere dehşet içinde …" Bunu izleyen dönemde Carter’ la birlikte
mezar odasını açmış olan A.C. Mace öldü, ardından Lord Carnavon’un üvey
kardeşi bir buhran geçirerek intihar etti. Ardından Lady Elisabeth Carnavon da bir
böcek sokması sonucu 1929 yılında ölünce kazı heyetinden geriye yalnızca Howard
Carter sağ kalmıştı. "Ölüm, firavunun rahatını bozana hızlı kanatlarla
gelecektir!" Tutankamon’un mezarında yazılı olduğu söylenen lanet rivayete
göre böyleydi. Gazetelerden biri bir gün Carter’ın da öldüğünü yazdığında,
bilim adamı artık dayanamadı. Bir kere, ölen kendisi değildi ve olay yalnızca isim
benzerliğinden ibaretti. "Araştırıcı," diyordu Carter "işine, hiç
şüphesiz ciddilik ve kutsal bir saygıyla, fakat sansasyonlara susamış kitlenin,
esrarlı cazibesine kolayca kapılacağı o ürpertiden uzak kalarak girişir. Saçma
sapan gevezelikte aklın ve anlayışın yeri yoktur. Ama anlaşılan biz eski çağlardan
pek de o kadar fazla ileri sayılmayız …" Carter’ı kızdırp böyle bir
açıklama yapmasına neden olan lanet aslında yoktu; hiç olmamıştı. Mısır
geleneklerinde yaşayanlar için böyle bir lanet yazma adeti yoktu; tersine mezarların
duvarlarına ölünün hayattayken yaptığı işler yazılır ve insanların onun
arkasından dindarca hayır duaları etmesi istenirdi. Firavunun laneti o dönemin
"magazin" gazeteciliğinin uydurmasından başka birşey değildi.
Bilim Teknik Dergisinin Mayıs 2001
Sayısından...
Kaynaklar:
Bittel, K., Ön Asya Tarih Öncesi Çağları,
İstanbul Üniversitesi Yayınları, Çev:Halet Çambel, 1945
Ceram, C.W., Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler,
Remzi Kitabevi, Çev:Hayrullah Örs, 1969
James, T.G.H., A Short History of Ancient
Egypt, Johns Hopkins University Press, 1998
Zabern, P., The Egyptian Museum Kairo, 1987 |