
Arapça "selem" kökünden
alınmış olan İslâm, lügatta, "İtaat etmek, boyun eğmek, teslim olmak,
kötülüklerden salim bulunmak, selamete ulaşmak" vb. anlamlara gelen bir
mastardır. İslâm Hz. Muhammed (s.a.v)'e Allah tarafından vahiyle bildirilen son ve
kâmil dinin adıdır. Bu dine uyanlara Müslüman denir.
Genel manada Müslümanlık Allah'ın varlığına, birliğine O'ndan başka ilâh
olmadığına Hz. Muhammed (s.a.v)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, O'nun
tebliğleriyle temellendirilen sisteme inanmak ve inandıklarını uygulamak yani amel
etmek demektir. Bu durumda olan kimseye Müslüman denir. İslâm'a bu ad bizzat İslamın
Kutsal Kitabı Kuranı Kerim de şöyle yer alır: "Allah katında gerçek din
İslâm'dır." "Allah kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse onun kalbini
İslâm'a açar." "... İşte bu gün sizin için dininizi kemâle
erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâm'ı
beğendim."
Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde İslâm ve o kökten türeyen kelimeler geçmektedir.
İslam anlayışına göre İslâm, Hz. Adem'den itibaren gelen bütün peygamberlerin
tebliğ ettikleri dinlerin adıdır. Bir değişikliğe, tahrif ve sapmalara
uğramaksızın orjinal şekliyle kıyamete kadar baki kalacak son dinin Hz. Muhammed
(s.a.v) tarafından bildirilen şekli İslâm'dır. Bir ayet-i kerimede, "O,
peygamberlerini hidâyet ve hak din ile gönderendir. Çünkü O, bunu diğer bütün
dinlerden üstün kılacaktır. Müşriklerin hoşuna gitmese de" buyurulmuştur.
Herhangi bir kişinin Müslüman olabilmesi için Kelime-i Şahadet'i kalben tasdik ve dil
ile ikrar etmesi gerekir. Müslümanlığın esasları dörttür:
1-Kitap (Kur'an-ı Kerim),
2-Sünnet (Hz. Peygamber (s.a.v)'in örnek yaşayışı ve sözleri),
3-İcma-i ümmet (Din alimlerinin toplanarak, kitap ve sünnete uygun şekilde, dinî bir
konuda karar vermeleri),
4- Kıyas-ı fukaha (Din alimlerinin, daha önceki verilen hükümlerden faydalanarak,
yeni çıkan durumlar için kaideler koymaları).
İslâm açısından Kelime-i Şahadet, kesin kabul ve tasdik ifade eden imanın bir
tezahürüdür. Kişi böylece Allah'ı ve peygamberi kabul etmiş demektir. Kur'an-ı
Kerim, iman kelimesini bazı ayetlerinde İslâm kelimesiyle aynı anlamda
kullanmıştır. Bu bakımdan imanın şartlarından biri veya bir kaçını inkâr eden,
imandan da İslâm'dan da çıkmış olur. İslâm, müntesiplerinin dünya ve ahiret
saadetini sağlamak için bir takım temel prensipler koymuştur:
1-İtikadî hükümler (inançlarla ilgili),
2-Amelî hükümler (ibadet ve yaşayışlarıyla ilgili),
3-Ahlâkî hükümler (moral değerlerle ilgili).
Müslümanlık, ilâhî dinlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından tebliğ
edilmiştir. İslâm VII. yüzyılın başlarında Arabistan'da doğmuştur. Bu sırada
gerek Arabistan'da gerek dünyanın diğer yörelerinde birçok din mevcuttu. İslâm
önce Mekke ve Medine'de yayılmış, sonraları Arap yarımadasının diğer bölgelerine
girmiştir. Dünyanın birçok ülkelerinde İslâm'ın yayılmasında Türklerin büyük
rolü olmuştur.
İslâm'ın doğuşu sırasında Mekke'de putperestlik hâkimdi. Kabe 360 putun
merkezileştiği bir panteon idi. Dini hayatta Allah'tan başka birçok mabutlara Tanrı
diye tapıyorlardı. Mabutların başlıcaları, Lat, Menat, Hübel ve Uzza idi. Kabe
mukaddes bir ibadethane olmakla beraber Mekke'de ayrıca bir rahip zümresi vardı. Dinî
hayat ve ibadetler kabile başkanlarınca idare edilirdi. Kâhinlerin de toplumsal hayatta
özel bir yeri vardı. Yine İslâm'ın doğuşu sırasında Mekke ve Medine'de az da olsa
Yahudi ve Hıristiyan cemaati yaşamakta idi. Bununla beraber o bedevi toplumda Hanif
denilen puta tapmayı reddeden Yahudi ve Hıristiyan da olmayan bir zümre yaşamakta idi.
O sıralarda dünya genelinde tam bir kargaşa yaşanıyordu. Mevcut dinler insanlara
huzur vermek, onları manevi yönden tatmin etmekte yetersiz kalıyordu. İşte bu ortamda
Arabistan'dan doğan İslâm güneşi, karanlıkların giderileceğine dair insanlara
ümit vermiştir.
Mekke, yüzyıllardır hem ticaret, hem de din açısından merkezi bir hüviyete sahipti.
Araplar genellikle göçebe olmalarına rağmen, Mekke, Medine, Yemen vb, beldeler şehir
yaşayışına buyük ölçüde adapte olmuştu. İslâm'ın Hz. Muhammed (s.a.v)'e
bildirildiği dönemde, Arap toplumunda putlara tapmanın ötesinde insanlar, hurafe ve
batıl inançlarla iç içe yaşıyorlar, adeta bütün hayatlarına sihirbazlar ve
falcılar yön veriyordu. Araplar arasında puta tapıcılığın tabii bir sonucu olarak
"Tağut" denilen tapınaklar da gelişmişti. Kâbe'ye gösterdikleri saygıya
benzer tarzda bu tapınaklara da saygı gösteren Araplar, bazı özel günlerinde bu
tapınakların önünde kurban keserler, tavaf ederler ve kur'a okları çekerlerdi.
Ayrıca Araplar evlerinde de put bulundururlardı. Bunların putları Allah ile kendi
aralarında ortak tutmalarına "müşriklik" denir. Her kişinin bir putu
vardır. Kişi ancak kabilesini terk ettiği taktirde putunu değiştirirdi. Bunların
dışında Araplar arasında yıldızlara ve atalara tapınma inancı da oldukça
yaygındı.
Müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı ilk müslümanlar ibadetlerini gizli
yapmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in İslâm tebliğinin ilk üç yılı sonlarında
Hz. Ömer'in de Müslüman olmasıyla sayıları kırka ulaşmıştı. Hz. Ömer'in
İslâm'ı kabulü Müslüman topluma moral kazandırmıştır. Artık bu andan itibaren
Müslümanlar hem inançları, hem de ibadetlerini saklamamışlardır.
İslâm, nazil olduğundan günümüze kadar bir harfi bile değişmeyen ilâhî kitap
Kur'an'a ve O'nun tebliğcisi Hz. Muhammed (s.a.v)'in hadislerine dayanmakta, böylece
bütün insanlığa hitap etmektedir. İslâm evrensel bir dindir, bir milletin, bir
zümrenin veya bir bölgenin dinî değildir.
İslâm evrensel olduğu gibi O'nu tebliğ eden peygamber de bütün insanlığa
gönderilmiştir: "Habibim seni müjdeci, haberci ve bütün insanların Peygamber'i
olmaktan başka bir sıfatla göndermedik. Fakat insanların çoğu bilmezler".
İslâm öncelikle fertlerin düzelmesini esas alır. Fertler düzeldiği ölçüde, o
toplum da düzelecektir. İdeal toplumun teşekkülü de böylece sağlanmış olacaktır.
İslâm, bütün emir ve yasaklarında dünya-ahiret dengesini en iyi şekilde kurmayı
hedef edinmiş bu hedefine de en mükemmel şekilde ulaşmıştır.

İnanç ve İbadet Sistemi
Eski dilde iman karşılığında kullanılan inanç "inanmak, itimat etmek"
anlamına gelir. Din terminolojisinde inanç, "mutlak tasdik"
manasındadır." Gerçek manada tasdik dil ile kalbin birleşmesidir; buna erişen
kişi de mü'mindir. Dil ile tasdiki kalbiyle pekiştirmeyen kişiye münafık denir. Halk
deyimiyle iki yüzlülük halidir. İman, amel ile birleştiği zaman daha da önem
kazanır. İman amelle olgunluğa kavuşur. Ameli olmayan kişinin imanı bulunabilir. Hz.
Peygamber (s.a.v)'in "Sizin iman bakımından en kâmil olanınız, ahlâk
bakımından en güzel olanınızdır. Hadis-i şerifleri imanın, ancak amel ile
yüceleceğine dikkat çekmektedir.
İslâm ilahiyatı ile ilgilenen araştırıcılar, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde
geçen iman ve İslâm terimlerini ayrı ayrı inceledikleri gibi, iki terimin birbiriyle
olan münâsebeti üzerinde de durmuşlardır. Hadd-i zatında iman ile İslâm kelimeleri
arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber, bu daha çok özellik ve genellik
yönündedir. İman daha özel, İslâm ise daha geneldir. Daha açık bir ifade ile iman
tasdik, İslâm ise teslimiyet demektir. Bir bakıma tasdikin gerçekleşmesi, teslimiyeti
ister istemez akla getirmektedir. Ancak her teslimiyetin tasdik manasında algılanması
da mümkün değildir.
Konu genel hatlarıyla ele alındığında İslâm ile insanın bir olduğu
görülmektedir. İslâm nazarında mümin olsun, müslim olsun aynı dinî hükümler
uygulanır. Hz. Peygamber (s.a.v) insanları, mümin, kâfir ve münafık olmak üzere
üç kısma ayırmıştır. İmam-ı Azam'a göre insan ile İslâm arasında lügat
açısından fark bulunmakla beraber, din bakımından İslâmsız iman, imansız İslâm
mümkün değildir. İslâm kelâmcıları iman esaslarını öncelikle ikiye ayırır:
1-İcmalî iman (toptan inanma, Kelime-i Tevhid, Kelime-i Şahadet),
2-Tafsili iman (Amentü'de ifade edilen hususlara ayrıntılı olarak inanmak),
İslâm Dini'nin iman esaslarını Kur'an-ı Kerim bildirmiştir. Amentü denilen imanın
altı esasını bir arada Hz. Peygamber (s.a.v) açıklamıştır.
1- İnanç Sistemi
1.1. Allah'a İman
İslâm Dini'nin temeli Allah'a inanç esasına dayanır. Bütün ilâhî dinler Allah'a
inanmayı temel kabul etmiştir. İlâhî dinler dışındaki diğer bazı dinlerde de
Allah'a inanç meselesi prensip olarak mevcuttur. Tarihin her döneminde Allah'a inanmayan
fertler bulunmuştur; ama bütün bir toplum asla!
Kur'an-ı Kerim, sayısız âyetinde Allah'a imanın önemini belirtmiştir. Kur'an-ı
Kerim insanı, Allah'ın zâtını düşünmekten menederken, O'nun varlığı, birliği,
yüce sıfatlarıyla güzel isimlerini düşünmeyi tavsiye etmiştir. Nitekim Hz.
Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde, "...ancak Allah'ın zatını
düşünmeyin. Çünkü buna kudretiniz yetmez" buyurur. Aynı manayı kuvvetlendiren
bir diğer hadis-i şerif şöyledir: "Kalbine ne gelirse, Allah ondan
başkadır."
İslâm'da Allah kavramını en güzel açıklayan âyetlerden bir kısmı İhlâs
sûresindedir: "De ki, O, Allah'tır, bir tektir. O Allah'tır, sameddir.
Doğurmamıştır, doğurulmamıştır."
Allah inancı konusunda ölçülü ve dengeli bir mantık sergileyen İslâm, O'nun
sıfatlarını, başka varlıklara vermediği gibi, yaratılmışların sıfatları da
Allah'a atfedilemez. İslâm'a göre Allah her yerde hâzır ve nazırdır. Şekilden
zamandan ve mekândan münezzehtir. O, insanlara şah damarından daha yakındır. Din
gününün yegâne sahibi O'dur. Kişinin Allah'a imanı, fıtratının bir gereğidir.
Ergenlik çağına gelmiş akıllı kişi, Allah'ın varlığına imanla yükümlüdür.
İmam-ı Maturidi'ye (852-944) göre, peygamberler tarafından dinî hükümler tebliğ
edilmedikçe bu kişiler ahkâm-ı şeriyye ile mükellef tutulmaz. İslâm bilginlerine
göre Allah'ın varlığı, birliği vahyin irşadı ve kalbin tasdiki ile açıklık
kazanır, fakat O yüce varlığın mahiyetini kavrayamayız.
1.2. Meleklere İman
İslâm inançlarından biri de meleklere imandır. Kur'an-ı Kerim ye hadis-i şerifler
melekleri, onların varlık ve misyonlarını bize açıklamıştır.
Melekler, erkeklik ve dişiliği olmayan, yeme-içme vb.den uzak ruhanî ve nuranî
varlıklardır. Gözle görülmezler. Evlenmek, çoğalmak, doğmak, ölmek vb. insanlara
has davranışlardan uzaktırlar. Daima Allah'ı tesbih ile O'na ibadet ederler; Allah
tarafından verilen görevleri yerine getirirler, günah işlemezler, bir imtihana tâbi
değildirler. Bu bakımdan günah işlemeye de müsait yaratılmış olan insan, kendini
günahlardan koruyabilirse Allah katında meleklerden de üstün olabilir. İnsanların
masumiyet içinde hayat sürebilmeleri, onların melekleşmesini sağlar.
Ayrı ayrı görevlerle mükellef dört büyük melekten (Cebrail, İsrafil, Mikail,
Azrail) başka insanların yaptığı işleri kaydeden Kiramen Kâtibin ile Münker Nekir
melekleri de vardır. Melekler gözle görülmeyen varlıklar olmak itibariyle bu tür bir
inanç diğer dinlerde de mevcuttur. Muharref ilâhî dinlerden olan Yahudilik ve
Hıristiyanlık'ta meleklere inanılmakla beraber aralarında fark vardır. Yahudilik ve
Hristiyanlık dinlerine nazaran melek, inancını en güzel ve net şekilde açıklayan
din İslâm olmuştur.

1.3. Kitaplara İman
Müslümanlığın iman esaslarından biri de kitaplara imandır. İslâm'da kitaplara
imandan kasıt, dört ilâhî kitapla, onlardan önce yine peygamberlere gönderilen
sahifeler (suhuf)dir. Bütün bu kitapları Allah peygamberlerine Cebrail aracılığı
ile göndermiştir. İlâhî kitaplara Kütüb-i Münzele ve Kütüb-i Semaviyye de denir.
Kur'an-ı Kerim, ilâhî kitapların muhtevası, hangi peygambere verildiği vb.
hususlarda tatminkâr bilgiler vermektedir. Zebur'un ise sadece Hz. Davud'a verildiğini
açıklamıştır.
1.4. Peygamberlere İman
İslâm'da inanç şartlarından biri olan peygamberlere iman, sadece Kur'an-ı Kerim'de
isimleri zikredilen peygamberleri değil, gönderildikleri sabit, fakat isimleri
bilinmeyen peygamberleri de kapsar. Peygamberler, Allah'ın emir ve yasaklarını
insanlara ulaştıran elçilerdir. Bu bağlamda onlara nebi ve rasul de denir. İslâm'a
göre peygamberlik Allah'ın seçkin kullarına verdiği bir imtiyaz ve özel görevdir.
İnsan çalışıp çabalamakla peygamber olamaz.
Kur'ân-ı Kerim 25 peygamberi ismen açıklamış, peygamber olup-olmadığı
tartışılan üç kişi dışında her topluma peygamberler gönderildiğini
bildirmiştir. İlk peygamber Hz. Adem, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) arasında kaç
peygamber bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir.
Müslümanlar ayırım yapmaksızın bütün peygamberlere inandığı halde, Yahudiler
Hz. İsa ve Hz. Muhammed (s.a.v)'e, Hristiyanlar ise Hz. Muhammed (s.a.v)'e inanmazlar.
Hristiyanlar da prensip olarak peygamberlere imanı kabul etmişler, ancak bazı
istisnalar koymuşlardır. Bundan ayrı olarak yine Hristiyanlar, Hz. İsa'nın
Havarilerini ve Pavlus'u da peygamber hatta peygamberlerden de üstün sayarlar.
Hristiyanlara göre peygamberlik çalışmakla elde edilmez; o ancak Ruhu'l-Kuds'ün bir
görevlendirmesiyle olur. Yine Hristiyanlık'ta Hz. İsa, "Tanrı'nın Oğlu",
diye nitelendirilirken, O'nun havarileri de Hz. İsa'nın resulleri sayılmıştır. Hz.
İsa'ya Mahkeme-i Kübra'nın yöneticisi olarak da inanırlar.
1.5. Ahiret Gününe İman
Allah ve O'nun peygamberi'nin bildirdiklerine inanan, kişi için Ahiret Günü'ne iman
zorunludur. Ahiret günü, birinci nefhadan ikinci nefhaya, sonra da cennet ehlinin
cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar geçer zamandır. Diğer bir ifade ile
ikinci nefhadan sonra başlayan ve sonsuza kadar uzanan zamandır.
Müslümanların ahirete imanları Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflere dayanmaktadır.
Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:
"Onlar san indirilenlere de, senden evvel indirilenlere de inanırlar. Ahirete ise
onlar şüphesiz bir bilgi ve iman beslerler."
Ahiret Günü'ne tam anlamıyla inanan kişi, dünya hayatını da düzene sokmuş,
günahlardan ve sapıklıklardan nefsini büyük ölçüde korumuş olur.
Kur'an-ı Kerim, Allah'a imandan sonra çoğu kere Ahiret Günü'ne imanı zikreder.
Ahiretin zamanını bilemeden her an o büyük güne hazırlanmak, Müslümanın dünya
hayatına bağlanmasını sağladığı gibi, ona sorumluluk da yükler. İslâm, Ahiret
Günü'nü, ölümü kıyametin vukuunu, sonra neler olacağını, ölümden sonra tekrar
dirilmeği, hesaba çekilmeği, ceza ve mükafat görüleceğini vb. ayrıntıları ile
açıklamıştır.
Yahudilik ve Hristiyanlık'ta da ölümden sonra dirilme inancı vardır. Yahudilik'te
ahiret konusu İslâm ve Hristiyanlığa nisbetle fazla işlenmemiş, onlar daha çok
dünya hayatına önem vermişlerdir.
Hristiyanlar ise Ahiret Günü'nün hemen geleceği korkusu ile ruhbanlığa
sarılmışlardır. Bu konuda da en sağlıklı dengeyi İslâm kurmuştur. İslâm'a
göre "Hiç ölmeyecek gibi dünya için çalışılacak, yarın ölecekmiş gibi
ahirete hazırlanılacaktır".
Ahiret Günü'ne iman konusunun Yahudiliğe ne zaman girdiği kesin olarak
bilinmemektedir. Zaten Tevrat'da da kıyamet, mahşer, cennet, cehennem hakkında açık
bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ayrıca bu konudaki inançları da zaman zaman
değişikliklere uğramıştır.
İncillerden elde edilen bilgilere göre Hz. İsa'nın ikinci kez dünyaya gelişiyle
kıyamet vuku bulacak, ölüler mezarlarından kalkarak dirilecekler, O da insanları
hesaba çekmek üzere adalet kürsüsüne oturacaktır. Yine Hıristiyanlar Hz. İsa'nın
yakın bir gelecekte yeryüzüne ineceğine, ancak O'ndan önce Deccal'in ortaya
çıkacağına inanırlar. Hıristiyanlara göre Allah hükmetme yetkisini Hz. İsa'ya
vermiştir. Ölümden sonra ruh bedenden ayrılarak dünyadaki durumuna göre sevap veya
cezaya çarptırılacaktır. Ölülerin son mükâfatlandırılmasından önce berzah
denilen yerde kalacaklardır. Hıristiyan inancında ölümden sonra cennette mutluluk,
cehennemde azap görecek olan yalnız ruhtur.
1.6. Kaza ve Kadere İman
İslâm'da iman esaslarından biri de kaza ve kadere imandır: Gerçekte bu ifadenin kader
ve kazaya iman şeklinde olması daha uygun ise de, Türkçemiz de böyle yerleşmiştir.
Kader, ileride meydana gelecek her şeyin önceden bilinerek Allah tarafından takdir ve
tesbit edilmesi, kaza da, bilinen ve tesbit edilen her şeyin zamanı geldiğinde yine
Allah tarafından yaratılmasıdır. Kader, Allah'ın ilim sıfatına, kaza da tekvin
sıfatına racidir. Ehl-i sünnetin inancı budur.
İslâm'a göre Allah'ın küllî iradesi yanında kulun cüz'î bir iradesi vardır. Kul
bu iradesini hayra da şerre de yönlendirebilir. İyilik-kötülük, hayır-şer belli
olduğuna göre kula düşen görev, aklını kullanarak iyi ve hayır olana yönelmektir.
İnsan, iradesiyle yaptıklarından sorumludur. İradesi dışında olan (hangi
ana-babadan, nerede, ne zaman doğacağı, boyu ve renginin ne olacağı vb.) hiçbir
şeyden sorumlu değildir. Allah, kişinin hür iradesiyle seçtiği şeyleri, onun
seçtiğine uygun şekilde yaratır. Kısaca seçen insan, yaratan Allah'tır. İnsanın
nasıl bir tercihte bulunacağını Allah ezelde bildiği için Levh-i Mahfuz'da bunlar
yazılmıştır. "İlim malûma tabidir" cümlesinin anlamı da budur. Bu
bakımdan bazı kişilerin sorumluluktan kurtulmak için "ne yapayım, alın yazım
bu imiş" tarzındaki itirazlarının geçerliliği yoktur. Kişi, iradesini hayra
yönlendirerek çalışacak, iradesi dışındaki sonuçları da tevekkülle
karşılayacaktır. İnsanın hayırlı zannederek bir işi yapmaya yönelmesi, ancak
sonucun dileği doğrultusunda olmaması halinde, bu sonucun kendisi için hayırlı
olduğuna inanması da onu kalben huzurlu kılar. Bu durumu açıklayan bir âyet-i
kerimede şöyle buyurulur: "Ey müminler, sizin hoşunuza gitmediği halde uhdenize
savaş yazıldı. Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur. Bir
şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz
bilmezsiniz."
İslâm dışındaki dinlerde net bir şekilde kader anlayışı bulmak mümkün
değildir. Hinduizmdeki "karma" inanışı kader olarak yorumlayanlar vardır.
Yahudilik'te alın yazısından çok, olaylar, Tanrı'nın çizdiği belirli bir gayeye
göre şekillenir. İnsanların bu dünyadaki hayatı dine uygun yaşamak ve Tanrı'nın
emirlerinden sapmamak temeline oturtulmuştur. Hayır ve şerri yaratan Allah'tır. Hayır
mükâfat, şer de ceza içindir. Kulların başına gelen felâketler Tanrı'nın bir
çeşit imtihanıdır.
Hıristiyanlar, insan hürriyetini sınırlandırdığı için kader ve kazaya fazla
sıcak bakmamışlardır. Onlara göre Allah ancak hayrın yaratıcısıdır. Şahit
olduğumuz kötülükler Allah'tan değildir. Hayır ve şer Allah'ta birleşemez;
çünkü Allah kötülüklerden nefret eder. Bunlardan ayrı olarak Hristiyanlık'ta
önemli bir yeri olan "Aslî Suç"'la kader arasında kurulan tuhaf ilgiye de
bakılmalıdır. Burada tartışılan ana mesele, "asli suç olduğu için mi
insanlar kötülüğe meylederler, yoksa kötülüğe meylettikleri için mi asli suç
vardır?" cümlesinde özetlenebilir.
2- İbadet Sistemi
İbadet sisteminden kastedilen, İslâm'ın şartlarıdır. Hz, Peygamber (s.a.v) bir
hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur.
Allah'tan başka ibadet olunacak Tanrı bulunmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve
Rasulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca
gitmek."
Hadis-i şeriften de anlaşılmaktadır ki İslâm'ın ilk şartı Allah'a ve O'nun
peygamberine şahadettir. İslâm'a girmek bu şartlarla olur ve bunlar yerine
getirilmedikçe diğerlerini yapmanın hiçbir kıymeti olmaz. Bu ilk şarttan sonra
namaz, oruç, hac ve zekât gelir.
Hemen bütün dinlerde ibadet vardır ve inançtan sonra gelir. Arapça'da ibadet
"boyun eğmek, itaat etmek, kulluk etmek, tapmak, taat ve takva" mânalarını
ifade eder. Genel olarak "Allah'a tapma" olan ibadet terimi, "putlara
tapma" için de kullanılır.
Bir başka açıdan ibadet, sonsuz kudret sahibi Allah'a karşı gösterilen tevazu,
hürmet, itaat ve ta'zimin en yüksek derecesidir. İbadet yalnız Allah'ın hakkıdır ve
yalnız O'nun için yapılır. Kur'an-ı Kerim'de ibadet kavramı genellikle, "Kul
olmak, boyun eğerek itaat etmek, ilâh tanımak" vb. manalarda kullanılmıştır;
İbadet kalb ve vicdanla hissedilen kulluk şuurunun dıştaki tecellisidir. Bu
bakımdan ibadet insanın dinî şuurunu kuvvetlendiren bir cevherdir. Şuurla ve hakkına
riâyet edilerek yapılan ibadet imanı kuvvetlendirir.
Hemen bütün dinlerde cemaatle yapılan ibadet, ferdî ibâdetten üstün tutulmuştur.
İbadet yapılan yere mabed denir. Bazı araştırıcılara göre ilk mabed, tabiatın
kendisidir. Bütün dinlerde îman ile âmel arasında daima ilişki kurulmuş; imanını
ameli ile bütünleştiren kişi övülmüştür. İbadetin bir parçası olan
"dua"yı ibadetten ayırmak her zaman mümkün değildir.
Çoğu zaman ibadetle dua içice bulunmuştur. İslâm dışındaki bazı dinlerde ibadet,
nadir hallerde aletsiz, bazan da aletli olarak müzikle karışık bir merasim şeklinde
uygulanmıştır.
İbadetler bir bütün halinde Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından tek tek uygulanarak
müslümanların bu konudaki tereddütleri giderilmiştir. İslâm Dini'nde ibadetler üç
grupta incelenebilir:
1-Bedenle yapılan ibadetler (namaz, oruç),
2-Malla yapılan ibadetler (zekât, fitre, sadaka),
3-Hem beden hem de malla yapılan ibadet (hac).
İslâm'da ibadetin en yüksek derecesi, Allah'a hiçbir menfaat beklemeksizin O'nun Allah
olduğu şuuru ile inkıyad ve itaat etmektir. Kâinattaki bütün varlıklar kendi
hallerine göre kendi dilleriyle ibadetlerini Allah'a karşı yapmaktadırlar. Allah
kullarına güçlerinin yeteceğinden fazlasını yüklememiştir.
Kur'an-ı Kerim'in birçok ayeti, müminleri Allah'a itaate çağırmaktadır İslâm'da
ibadet hayatın bir parçası olarak algılanmış ve kişinin idrakini geliştirmiştir.
İbn Teymiye'ye göre İslâm bir bütün olarak Allah'a kulluk etmekten ibarettir.
İbadet esnasında ırk ve renk farkı gözetmeyen İslâm, bu özelliği ile Allah
huzurundaki eşitliği düşünce plânından hayata geçirmiştir.

2.1- Namaz
Namaz, belirli vakitlerde yerine getirilen, kendine hâs hareket, okuyuş ve şartları
bulunan bir ibadettir. Farz oluşu Kur'an, sünnet ve icma ile sabittir. Bir ayet-i
kerimede,"Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur.''
buyurulur. Hz. Peygamber (s.a.v)'de bir hadis-i şeriflerinde, "Allah her
Müslüman erkek ve kadına her gün ve gecede beş vakit namazı farz kılmıştır"
buyurur.
Ergenlik çağına gelmiş, aklı başında olan kadın-erkek bütün Müslümanlar
üzerine farz kılınmış beş vakit namazın dışında, cuma namazı da yalnız
erkeklere farzdır. Yılda iki bayram (ramazan, kurban) namazı vacib, cenaze namazı ise
farz-ı kifaye'dir. Beş vakit namaz Miraç Gecesi'nde farz kılınmıştır. Namaz
mümini fenalıklardan ve günah işlemekten korur. Bu sayede mümin, dünyadaki borcunu
ödemiş ahiret için sevap kazanmış olur.
Dinin direği, müminin miracı olan namaz, İslâm'ın bütün şartlarını toplayan ve
kulu aracısız Allah'a ulaştıran bir ibadettir.
Namazın altısı daha başlamadan, altısı da namazla birlikte yerine getirilen on iki
farzı diğer hiçbir dinde bulunmayan bu en mükemmel ibadetin bir diğer özelliğini
teşkil etmektedir. Diğer dinlerdeki ibadetlerin hiçbirinde namazdaki disiplini görmek
mümkün değildir. Namazın beş ayrı vakitte farz kılınışı, müminin bütün gün
belli aralıklarla kendini kontrol etmesini sağlar. Kulun, günahlarından pişmanlık
duyarak af dilemesi, Allah'ın huzurunda olduğunu idrak etmesinin en güzel vasıtası
yine namazdır.
2.2- Oruç
İslâm'ın beş şartından biri de yılda bir ay ramazanda oruç tutmaktır. Oruç,
Medine'de hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Bir âyet-i kerimede şöyle
buyurulur: "Ey iman edenler, sizden evvelkilere yazıldığı gibi sizin üzerinize
de oruç yazıldı. Ta ki korunasınız".
Oruç niyet ederek tan yeri ağarmaya başladığı andan ta akşam güneşi batıncaya
kadar yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak kalmak, suretiyle eda edilen bir ibadettir.
Büyük ölçüde bedenî bir ibadet olan orucun sayılmayacak kadar çok sıhhî
faydaları da vardır. Bugün tıbben de sabit olduğu üzere, birçok bedenî
hastalıkların tedavisi ancak oruçla yani perhizle mümkün olmaktadır. Hz. Peygamber
(s.a.v)'in "Oruç tutun ki sıhhat bulasınız" hadis-i şerifleri de buna
işaret etmektedir. Oruç sayesinde, yeme içme açısından zengin-fakir ayırımı
büyük ölçüde giderilmektedir. Dinî bir görevi yerine getirmek gayesiyle tutulan
oruç, aynı zamanda iradeyi kuvvetlendirir. Açlığa, susuzluğa dayanma, gücü verir.
Oruç sayesinde Müslüman haramları daha fazla terkederek helâlleri arar. Ramazanı
takibeden aylarda da daha disiplinli ibadet etme alışkanlığını kazanır.
İslâmın oruç ibadetinde, diğer bazı dinlerin oruca benzer ibadetlerinden mevcut olan
perhiz belirli gıdaların dışında bir şey yememe, iki gün geceli-gündüzlü aç
kalma vb. haller yoktur. Oruç, tamamen müminin yemek ve ruhî disiplinini sağlamayı
hedef almıştır. Yahudilik ve Hristiyanlık'ta Hz. Musa ile Hz, İsa'nın
uygulamalarından kalma 40 güne kadar varan ve perhizi esas alan bir anlayış
İslâm'ın orucunda görülmez. Müslümanlıktaki oruçta nefse eziyet yerine onu
olgunlaştırmak esastır.
2.3-Hac
Hac, bedenî ve malî gücü yerinde, akıllı, ergenlik çağına gelmiş hür
müslümana ömründe bir kere olmak üzere farzdır. Bu şartlan taşıyan müslüman,
belirli zamanda, ihramlı vaziyette Arafat'ta vakfe ve Kabe'yi tavaf ederek hac ibadetini
yerine getirmiş olur. Bu farzların dışında haccın vacip ve sünnetleri de vardır.
Yukarıda sayılan şartlar kendinde bulunan müslüman bir takım bahanelerle haccı
geciktirmeyerek ilk fırsatta eda etmeye çalışmalıdır.
Hac, dünyanın her tarafındaki müslümanları yılın belli günlerinde biraraya
toplayan büyük bir ibadettir. İçtimaî mevkiî ne olursa olsun, bütün hacı
adaylarının kefene benzeyen İhram içinde boyunlarını bükerek "Lebbeyk"
(Buyur Rabbim) yakarışlarıyla Allah'ın huzurunda bulunma gayretleri Hacca ayrı bir
manevî hava verir. Hac sayesinde dünyanın dört bir yanındaki müslümanlar aynı
makamlarda toplanarak âdeta büyük bir şûra meydana getirmiş olurlar. Birbirleriyle
dertleşmek, konuşmak, problemlerine çareler bulmak imkânını elde ederler. İslâm
kardeşliğinin güzel bir dayanışmasını gerçekleştirmiş olurlar.
2.4-Zekât
Malî bir ibadet olan zekât, Kur'an-ı Kerim'de çeşitli isimlerle namazla birlikte 37
ayetle zikredilmiştir. Zekât dinen zengin sayılan müslümanın, bir yıl dolduran
80.18 gr. altın, 561 gr. gümüş, bunların karşılığı para, döviz veya ticarî
eşyasının 1/40'ini fakirlere vermesidir. Kur'an-ı Kerim, zekât verilmesi gerekenleri
sekiz sınıfta toplamıştır. Zekât, akıllı, ergenlik çağına gelmiş, hür, nisab
miktarı servete sahip ve bu malın üzerinden de bir yıl geçmiş olan müslümanlara
farzdır.
Zekât, sosyal dayanışmayı sağlayan, müslümanlar arasındaki birlik ve sevgiyi
kuvvetlendiren malî bir ibadettir. Fakirlerin zenginler üzerindeki haklarıdır. Kitap,
sünnet ve icma ile sabit olmuş bir farzdır.
Lügatte "temizlik, büyümek ve çoğalmak" anlamlarına gelen zekât, bu
manalara uygun olarak veren kişinin malını temizlemekte ve artarak çoğalmasını
sağlamaktadır.
Zekâtın en büyük fonksiyonlarından biri de cemiyetlerdeki sınıf
farklılaşmalarını gidermesi, zenginlerle fakirler arasında bir orta sınıfın
oluşmasını sağlayarak, aşırı uçların teşekkülünü önlemesidir.
İslâm'ın zekâtla getirdiği zorunlu ödemenin bir benzerinin, diğer dinlerin
hiçbirinde bu derece şümullü görmek mümkün değildir. İşte bundan dolayıdır ki,
müslüman toplumlarında farklı gelir gruplarındaki insanlar arasında daima sevgi ve
saygı ortamı yaşatılabilmiştir.
2.5- Kelime-i Şahadet
İslâm'ın beş temel üzerine bina edildiğini açıklayan hadis-i şeriften
anlaşılacağı üzere, bu beşinci esas "şahadet" cümlesini yani
"Allah'tan başka ilâh olmadığını, Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasulü
olduğunu" söylemektir. Bu kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek suretiyle
gerçekleşir.
İslâm'dan başka bir dinden İslâm'a girmek (ihtida) isteyen her kişinin, ilk
söylemesi gereken cümle de budur.
Mukaddes Kitabı
İslâm'ın kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim'dir. O bir vahiy eseri olduğunu
bizzat açıklar. Kur'an Hz. Muhammed (s.a.v)'in kalbine Ruhu'l-Emîn
Ruhu'l-Kuds vasıtasıyla ramazan'da nazil olmaya başlamıştır. Kur'an-ı Kerim
114 sûre ve 6000 küsur ayetten meydana gelmiştir. Mekke ve Medine'de nazil
olmuştur. Dört unsuru vardır: 1- Lafız olması, 2- Arapça olması, 3- Hz.
Muhammed (s.a.v)'e inzal edilmiş olması, 4- Hz. Peygamber (s.a.v)'den bize kadar
tevatür yoluyla nakledilmiş olması. Bu dört unsurdan biri eksik olunca Kur'an olamaz.
Dinler Tarihçilerinin de ittifakla belirttikleri üzere mukaddes ve ilâhî kitap olan
Kur'ar, Allah'ın kadîm ve ezelî kelâmıdır. Bunda melek ve peygamber sadece birer
vasıtadır.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Allah'tan vahiy suretiyle nakletmiş olduğu ayetler, o zaman da
binlerce sahabe tarafından ezberlenerek vahiy kâtipleri tarafından yazılmış ve
böylece tevatür yoluyla nakledilmiştir. Otuz cüzden oluşan Kur'an-ı Kerim'in her
cüzü dörder "hizb"e ayrılmıştır. Kur'an-ı Kerim azar azar nazil olarak
22 yıl 2 ay 22 günde tamamlanmıştır.
Nazil oluşu Hz. Peygamber (s.a.v) daha hayatta iken tamamlanan Kur'an-ı Kerim'in tertibi
de yine O'nun tarafından vahye dayanılarak yapılmıştır. Bu tertibe göre Hz. Ebu
Bekir Kur'an'ı bir cilt haline getirmiş, Hz. Osman'da o nüshayı çoğaltarak önemli
merkezlere göndermiştir. Kur'an'ın muhafazası, "Kur'an'ı biz indirdik,
O'nun koruyucuları da şüphesiz ki biziz" ayeti gereğince Allah'ın
garantisindedir.
Kur'an, kendinden Önceki ilâhî kitapların mahiyetinden bahseden, dinler arasındaki
çelişkileri gideren bir ilâhî kitaptır. Hz. Peygamber, (s.a.v)'in en büyük mucizesi
olan Kur'an, Kitab-ı Mukaddes'in bazı peygamberlere iftira atmasına karşın, onlara
isnad edilen iftiraları kesinlikle reddetmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de çeşitli vesilelerle en çok âdı geçen ilâhî kitap yine
Kur'an'dır. Kur'an, Kur'an'dan başka Furkân, Kitab-ı Mübin, Mushaf kelimeleriyle de
anılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm anlaşılması için Arapça olarak gönderilmiş,
çelişki ve ihtilâflârdan korunmuştur.
İlâhî kitaplar içinde üslûbunun akıcılığı ve dile kolay gelişinden dolayı
ezberlenmesi de en kolay kitap Kur'an-ı Kerim'dir. O, kesin bilgi için tek kaynaktır.
Doğru ile eğriyi ayıran ve doğruluk isteyenler için bir öğüttür.
Açıklamaları genellikle özlü olan Kur'an, geçmişte cereyan etmiş hadiselerin,
nerede ve nasıl olduğundan çok, niçin vukua geldiğine dikkat çekerek, doğabilecek
kötü sonuçlar için insanları tedbir almaya yöneltmiştir.
Mezhepleri
Mezhep kelimesi Arapça'da gitmek anlamındaki "zehab" kökünden gelir. Bu
kelime ile "gidilecek yol, gidilecek yer" kastedilmiş olur. İslâm'ın
zuhurundan günümüze kadar birçok mezhep doğmuş, gelişmiş, zamanın geçmesiyle
bazıları kaybolup gitmişlerdir. Mecazi olarak mezhep, görüş kanaat, inanç ve
doktrin" demektir. Türkçe'de, itikadî, amelî, siyasî ve fıkhi ekollerin hepsi
"Mezhep" kelimesiyle karşılanmıştır.
Dinler ve Mezhepler Tarihi ile ilgili ilk dönem kaynak eserlerde "Fırka" ve
"Nıhle" kelimeleri, mezhep kavramını da içine alacak tarzda
kullanılmıştır.
Mezhep kavramının doğmasında en büyük etken, dinin yorumu konusundadır. Bu manada
batıl dinlerin bile mezhepleri olmuştur. Mezheplerin çıkış sebeplerini, 1-İç
sebepler, 2- Dış sebepler olarak iki ana noktada toplamak mümkündür.
Mezhep vakıası, dinî yoruma elverişli, aynı konudaki aksi bir yorumla çatıştığı
zaman daha belirgin bir hal almıştır.
İslâm Dini'nde mezhepler, 1- İtikadî, 2- Fıkhî, 3- Siyasî olmak üzere üçe
ayrılmaktadır. Şu noktayı da belirtmeliyiz ki, mezhep sahibi olan imam ve
müçtehidler hiçbir zaman, "Biz bir mezhep kuruyoruz, bize uyun, bizim mezhebimizi
kabul edin" dememişlerdir. Kendilerine bir dinî mesele sorulduğunda cevap
vermişler, o cevabı kabul eden topluluk o mezhebi oluşturmuştur.
İlâhî dinleri tebliğ eden peygamberlerin yaşadıkları devir bir bakıma tam inanç
ve bağlılığın sağlandığı devirdir. Hz. Peygamber (s.a.v)'den sonraki devirlerde
zaman geçtikçe din üzerinde birtakım ihtilâflar ortaya çıkmış, çeşitli
görüşler tartışılarak, anlaşmazlık ve aykırı görüşler mezheplerin doğmasına
sebep olmuştur. Denebilir ki, İslâm'da ilk fikir ayrılığı Hz. Peygamber (s.a.v)'in
vefatından sonra birtakım siyasî meseleler bahane edilerek çıkmıştır. İslâm
Dini, büyük ölçüde Hz. Ömer'den itibaren diğer ülkelerde yayılmağa başlayınca,
oralardaki insanların farklı inanç ve adetleriyle karşılaşan müslümanlar birtakım
problemlerle ilgilenmek zorunda kalmışlardır.
Mezhepler arasındaki farklar bilgi, anlayış, zaman ve mekân değişiklikleriyle
orantılı bir gelişme göstermiştir. İslâm mezheplerinin ortaya çıkmasındaki
âmiller şöyle sıralanabilir:
1-Ölçü ve metod farklılıkları,
2-Hilâfet konusundaki tartışmalar,
3-Müslümanların dahili çekişmeleri,
4-Müslümanların farklı ülke kültürleriyle karşılaşmaları,
5-Yunan felsefesi, Yahudilik, İran ve Hind dinlerine ait düşünce ve inançların
müslümanlar arasında yayılması,
6-Cahillerin hüküm ve fetva vermeğe kalkışmaları,
7- İlmin çeşitli branşlarında ihtisas ve derinleşme, elde edilen malzemenin
derlenmesi. 8- Ayet ve hadisler ışığında ortaya çıkan durumlara göre yeni
hükümler çıkarmak zorunluluğu.
9- Kadıların ekseriyette hak ve adaletten sapmaları.
İşte ana hatlarıyla özetlenen bu sebebler öncelikle itikadî ve amelî mezheplerin
doğmasına sebep olmuştur.
İtikadî mezhepler de 1- Ehl-i Sünnet, 2- Ehl-i Bid'at şeklinde ikiye ayrılmıştır.
Ehl-i Sünnet de kendi içinde, 1- Selefiyye, 2- Maturudiyye, 3-Eş'ariyye diye üçe
ayrılır.Ehli Bid’at (Ehli Beyt) mezhebi üyelerinden bazıları farklı inanç ve
ibadetlere sahip olduğundan ayrıca ele alınacaktır.
İslâm mezhepleri arasında zuhur eden fikir ihtilâfları İslâm'ın iman ve ibadet
esaslarını inkâr etmemiştir. İslâm Tarihi'nde mezhepler arasındaki farklar
anlayış, bilgi, üstad, zaman ve mekân farklarından çıkmış, temele inmemiştir.
Bütün ehl-i sünnet imamları Allah'ın kitabını, Peygamberin'in sünnetini, sahabenin
icmaını ittifakla rehber edinmiş, ayrıca yekdiğerine karşı da saygı ve sevgi
hisleriyle dopdolu bulunmuş, zaman zaman bunu açıkça ifade etmiş, hiçbiri diğerini
sapıklıkla suçlamamıştır. Bu kısa girişten sonra İslâm dünyasının her
köşesinde müntesipleri bulunan dört fıkıh (amel) mezhebini özet halinde vermeye
çalışacağız.
1-Hanefî Mezhebi
Hanefî Mezhebi'nin kurucusu Ebu Hanife'dir. İmam-ı Azam Ebu Hanife diye şöhret
bulmuştur. Ebu Hanife Kufe'de (80/699) doğmuş, Bağdat'ta (150/767) vefat etmiştir.
İmam-ı Azam aslen Türktür. Sahabe devrine yetişmiş tabiîndendir. Kufe'deki büyük
fakihlerden okumuştur. Önceleri ticaretle meşgul olmuş, sonra büyük fakihlerden
Şa'bi'nin teşviki ile ömrünü ilme vermiştir. Önce "Tevhid" ilmini okumuş
ve yüksek bir mertebeye ulaşmıştır. Fıkh-ı Ekber ile el-Alim ve'l-Müteallim adlı
eserlerini yazarak İslâm inancını savunmuştur. Basra'ya kadar giderek orada İslâm
inancı konusunda tartışmalara katılmıştır.
Ebu Hanife, hocası Hammad'ın ölümü üzerine O'nun yerine geçmiştir. İmam-ı Azam,
geniş ve sağlam karihası, kuvvetli fikir ve mütalâası, kitap, sünnet ve bunlardaki
inceliklere derin vukufu ile temayüz etmiştir. Fıkıh ilminde pek yüksek seçkin bir
mevkii vardır. Çok fazla Hacca gittiği rivayet edilir. İmam-ı Malik O'nun hakkında,
"Ebu Hanife'nin mantığı o kadar kuvvetlidir ki, eğer şu direk altındır derse
onu isbat edebilir" demiştir. İmam-ı Azam'ın kitap ve sünnetten beşyüzbin
mesele ortaya çıkardığı, altmışdört bin fetva verdiği rivayet edilir. O, seçme
kırk büyük âlim yetiştirmiştir. İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmam-ı
Züfer bunların en meşhurlarındandır.
Hanefî Mezhebi önce Irak'ta çıkmış, oradan Mısır, Doğu ve Batı'ya
yayılmıştır. Irak, Şam, Afganistan, Doğu ve Batı Türkistan, Kafkasya, Anadolu,
Rumeli Türkleri ve Balkanlardaki Müslümanların hemen tamamı Hanefî'dir.
Ebu Hanife, İslâm Hukuku'nun kurucusudur. O'nun mezhebi en önce takarrür eden, en
kuvvetli, en sahih, en açık, kitap, sünnet ve sahabe görüşüne en uygun bir
mezheptir.
İmam-ı Şafiî, "İnsanlar fıkıhta Ebu Hanife'nin iyalidir" der. O, fıkhı
düşünceye yepyeni bir metod getirmiştir. Metodu içtihadın bütün türlerini içine
alır. İmam-ı Azam metodunu, "Ben Allah'ın kitabıyla hüküm veriyorum. Kitapta
bulamazsam Rasûlüllahın sünnetine sarılıyorum. Allah'ın kitabında ve Rasûlü'nün
sünnetinde bir hüküm bulamadığım zamanlarda da sahabilerin sözlerine
bağlanıyorum" sözleriyle açıklar. Bunlara ilave olarak Ebu Hanife, kıyas,
istihsan, icma ve örfe de fetvalarında önem vermiştir. O'nun fıkhında 1- Ticarî bir
ruha sahip oluşu, 2- Şahsî hürriyeti himaye edişi, belirgin iki vasfı teşkil eder.
Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî mezhebi Hanefîlik'tir. Mahkemeler ve fetvalar bu
mezhebe göre yürütülmüştür. Nitekim bazı ülkelerde Hanefi Mezhebi için
Türklerin Mezhebi sözü gelenek haline gelmiştir. Amelde Hanefî Mezhebi'ne bağlı
olanlar, itikad konusunda Ebu Mansur Mâturidi'ye uymuşlardır.

3- Maliki Mezhebi
Malikî Mezhebi'nin kurucusu Malik b. Enes'tir. Medine'de (93/711) doğmuş, yine orada
(179/765) vefat etmiştir. İmam-ı Azam ve İmam-ı Yusuf'la görüşmeleri olmuştur.
Malikî Mezhebi, Medine'ye gelip gidenler vasıtasıyla Batı'da Endülüs'te
yayılmıştır. Bu bölge halkının bedevi mizaçlı olmaları ve Hicazlılara
mütemayil bulunmaları Malikî Mezhebi'ni tercihlerinde önemli rol oynamıştır.
İmam-ı Malik hadis ilminde çok kuvvetli idi. Muvatta adındaki hadis kitabı
meşhurdur.
İmam-ı Malik, Medine'de Rebiatü'r-Rey'den ilim tahsil etmiş, mezhebini, kitap,
sünnet, icma ve kıyas üzerine kurmuştur. O'nun fıkhi görüşlerini Mısır'a intikal
ettiren Abdurrahim b. Halit'tir. En çok yayıldığı yer de Yukarı Mısır'dır.
Malikî Mezhebi'nin Endülüs'te yayılmasında halkının bedevi olması büyük rol
oynamıştır. Malikî Mezhebi, Yemen, Katar, Bahreyn ve Sudan'da yaygındır.
İmam-Malik ile ilim tahsili yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak evini bile
satmıştır. O'na göre ilim iki kısma ayrılır:
1-Bütün insanlara anlatılan mevzularla ilgili olan bilgiler.
2-Seçkin kişilere özgü olan bilgiler.
İmam Malik, hadis-i şeriflerin yanında sadece sahabi ve tabiîlerin fıkhını
öğrenmekle yetinmemiş, aynı zamanda rey'e dayanan fıkha da yönelmiştir. Hocaları
genellikle,
1-Fıkıh ve re'y üstadları,
2-Hadis ve rivayet üstadlarıdır
İmam Malik, ancak meydana gelmiş meseleler hakkında fetva verir, muhtemel problemler
hakkında görüş bildirmekten çekinirdi. Bilmediği bir mesele için
"Bilmiyorum" demeyi prensip edinmişti. Fetva konusunda çabuk cevap vermezdi.
O'na göre işlerin en hayırlısı sünnet, en kötüsü de uydurma ve bidatlardır. O'na
göre birinci kaynak Kur'an, ikinci kaynak sünnettir. O, Kıyas'ı da kabul etmiştir. En
meşhur eseri bir hadis ve fıkıh kitabı olan Muvatta'dır. Öğrencisi Abdullah b.
Vehb, O'ndan dinlediği ders ve takrirleri toplayarak Mücalesat adında bir kitap meydana
getirmiştir.
3-Şafıî Mezhebi
Şafiî Mezhebini İmam-ı Muhammed b. İdris eş-Şafiî kurmuştur. İmam-ı Şafiî
Gazze (150/767)'de doğmuş, Mısır (204/819)'da ölmüştür. Üstün akıl sahibi,
şiir ve lügatte gayet kuvvetli büyük bir müctehid idi. Mekke'ye götürülmüş,
oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetva vermeye başlamıştır.
Ayrıca yine burada hadis tahsil etmiştir. İmam-ı Şafiî, İmam-ı Azam'ın
öğrencisi olan İmam-ı Muhammed'in meclislerinde bulunmuştur. En meşhur eserleri
er-Risale ve el-Üm'dür.
Şafiî Mezhebi ilk olarak Irak'ta yayılamamıştır. Çünkü İrak'ta Hanefî
bilginleri çoktur. Sonra Irak'tan Mısır'a gidince mezhebi orada yayılmıştır. O
zamanlar Mısır'da Şafiî çapında büyük fakih yoktur. Bu sayılan ülkeler
dışında Şafiîlik Horasan, Şam ve Yemen'in bazı bölgelerinde yayılmıştır.
Fatımîler devrinde Mısır'da sönmeye yüz tutan Şafiî Mezhebi'ni Selahaddin-i
Eyyûbî yeniden ihya etmiştir. Mısır ve Arabistan halkının çoğu Şafiî'dir. İmam
Şafiî, başlangıçta Malikî etbaından sayılırdı. Çünkü O, mezhebini İmam-ı
Malik'ten almıştır.
Fakir bir hayat süren Şafiî'ye, ömrünün sonuna doğru beytü'l-mâl'dan tahsisat
bağlanmıştır. O, İmam-ı Muhammed'ten yalnız rey ve kıyas fıkhını tahsil etmekle
yetinmemiş, Iraklılarca meşhur olan rivayetleri de öğrenmiştir. Şafiî Mezhebi'nde
tahriç de büyük bir yer tutmaktadır. Kuvvetli hafızası yanında Şafiî'nin hazır
cevaplığı da bilinmektedir. O, hocası İmam Malik gibi keskin bir görüş sahibidir.
Şafiî'nin döneminde çeşitli fikirler ve birbirine zıt mezheplerle, temellerini
Mu'tezile'nin attğı İlm-i Kelâm'da doğmuştur. İmam-ı Şafiî tesbit ettiği usul-i
fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:
1-Bu kaideler sağlam görüşleri tanımak için bir ölçüdür.
2-Yeni hükümler çıkarılırken bu kaideler küllî bir kanun olarak ele alınacaktır.
Genellikle kabul edildiğine göre Şafiî Mezhebi'nin yayılması; 1- Bağdat, 2-Mısır
olmak üzere iki devreye ayrılır.
4- Hanbelî Mezhebi
Ahmed b. Hanbel, Bağdat (164/780)'da doğmuş, orada (241/855) vefat etmiş büyük
müctehidlerden biridir. O'nun, hadis ve fıkıhta hocası İmam Ebu Yusuftur. Bağdat'a
geldiğinde Ahmed b. Hanbel ile görüşen İmam Şafiî O'nun hakkında, "Bağdat'ta
bundan efdal, bundan daha fakih ve âlim bir kimse görmedim" demiştir. En meşhur
eseri Müsned'tir. O, sözlerinin yazılmasını istememesine rağmen, söz ve
fetvalarından otuz ciltlik bir eser meydana getirilmiştir. Kendine has bir ictihad
tekniği vardır. O'nun metodu daha çok İmam Şafiî'ye benzemektedir. Diğerlerine
nazaran Hanbelî Mezhebi'nin mensubu o kadar çok değildir. Önceleri Bağdat'ta
Hanbeliler çoğunlukta iken Hülâgu'nun istilâsından sonra azalmışlardır.
Günümüzde Suriye, Irak ve Necid, az sayıda da olsa Katar ve Bahreyn'de Hanbelî
vardır.
Ahmed b. Hanbel küçük yaşında ilim tahsili için Şam, Hicaz ve Yemen'e gitmiş,
Bağdat'ta bulunduğu sürece İmam Şafiî'den ayrılmamıştır. Mezhebini şu temeller
üzerine kurmuştur:
1-Fetva, kitap ve sünnet'e istinat etmelidir.
2-Sahabenin fetvalarına bakmalıdır.
3-Bir konu hakkında mürsel ve zayıf hadisi bertaraf eden bir şey olmadığı zaman
mürsel ve zayıf hadis alınmalıdır.
4-Aksi bir söz veya icma bulunmayan sahabi fetvasıyla amel edilmelidir.
Ahmed b. Hanbel, hakkında nass yahut seleften eser bulunmayan bir meselede fetva vermeği
hoş görmeyerek bunu önleme konusunda çok titiz davranmıştır.
Ahmed b. Hanbel, hadisi muhaddislerden tahsil etmek için Bağdat, Basra, Kufe, Mekke ve
Medine ile yetinmeyerek Yemen'e dahi gitmiştir. Rivayet ilmi O'nu fıkha
ulaştırmıştır. Verdiği fetvaların yazılarak nakledilmesini yasaklamış,
"yazılması gereken din ilmi ancak kitap ve sünnettir" demiştir. Hayatında,
daima kıt kanaat geçinen başkasına muhtaç olmamak için daima çalışan Ahmed b.
Hanbel, şu hususlara çok özen göstermiştir:
1-Devlet memuru olmak.
2-Vali veya halifenin ihsanını kabul etmek.
Ahmed b. Hanbel'in fıkhı hakkında münakaşaya girişenler, O'na şu noktalarda itiraz
etmişlerdir:
1-Rivayeti fetvaya tercih etmiştir.
2- Fetvalarının yazılmasını yasaklamıştır.
3-İhtilâfa düşen sahabilerin görüşlerini ayrı ayrı kabul etmiştir.
4- Bilginlerden çoğu, bazı fıkhî meseleleri O'na nisbet etmede şüpheye
düşmüşlerdir.
Diğer mezhep imamları gibi Ahmed b. Hanbel de kitap ve sünnetten faydalanarak
Müslümanların dinî meselelerini çözmekle uğraşmıştır.
Açıklama ve Kaynaklar
(002) Âl-i İmrân, 19.
(003) En'âm, 125.
(004) Mâide, 3.
(005) Saf, 9.
(006) Bu sayı o zamanki Arap kabilelerini göstermektedir.
(007) O zamanlar Bizans, Necran ve Habeşistan'da Hristiyanlık, Sasanilerde Mecusilik,
Yemen, Taif ve Medine'de Yahudilik dinleri hakimdi.
(008) Putlar genellikle taş, tahta ve madenden yapılırdı. İnsan şeklinde madenden
yapılan puta "sanem", taştan ve ağaçtan yapılanına da "vesen"
denirdi.
(009) Sebe', 28
(010) Tasdik üç aşamada incelenir: 1. Kalb. 2. Dil, 3. Fiil.
(011) Ebu Davud, Sünhe, 14.
(010) Tasdik üç aşamada incelenir: 1. Kalb. 2. Dil, 3. Fiil.
(011) Ebu Davud, Sünhe, 14.
(012) Ayrıca bkz. Bakara, 225; Nisa, 87; Mâide, 73; Tâhâ, 8; İsrâ, 39.
(013) Bkz. Bakara, 285.
(014) Dört büyük kitap: 1- Tevrat (Hz. Musa), 2- Zebur (Hz. Davud), 3- İncil (Hz.
İsa), 4- Kur'an (Hz. Muhammed (s.a.v)'e verilmiştir. Suhuf da, 1-10 sahife (Hz. Adem),
2-50 sahife (Hz. Şid), 3- 30 sahife (Hz. İdris), 4-10 sahife (Hz. İbrahim)'e
verilmiştir. Bu sahifeler büyük bir ihtimâlle tablet, levha ve çeşitli malzemelerden
yapılmış cisimlere kaydedilmiştir.
(016) Bakara, 4. Ayrıca bkz. Âl-i İmran, 22.
(017) Bkz. Matta, XXV, 17-29.
(018) Bkz. Matta, XXV, 46.
(019) Bakara, 216.
(020) İbranilere Mektup, l, 9, Vahiy, IV,11.
(021) Asli Suç, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın, Allah'ın yasakladığı meyveden yemeleri
sonucu cennetten çıkarılmaları ve işledikleri bu günahın bütün insanlığa şamil
olması şeklindeki Hristiyan inancı.
(022) Bu hadis-i şerifi Buhari ve Müslim İbn Ömer'den rivayet etmişlerdir. Müslim
Tercümesi, A. Davudoğlu, (1912-1983 İst. 1977,1, 152.
(023) Bkz. Yûnus, 30; Kehf, 110; Meryem, 66.
(024) Bkz. Meryem,85; Ahkâf,5.
(025) Bkz. Nahl,36.
(026) Bkz. Mü'minûn, 45-47; Şuarâ, 22; Bakara, 172; Mâide, 60; Nahl, 36.
(027) Bkz. Bakara, 286.
(028) Bkz. Bakara, 21,172; Mâide, 76; Hûd, 2,109; Hicr, 99; Tâhâ, 14; Yûsuf, 40;
Zâriyât, 36.
(029) Muhammed el-Mübarek, Nizamü'l-İslâm, Cidde, 1977, s,130.
(030) Nisa, 103.
(031) Bakara, 183. Ayrıca bkz. Bakara, 184, 185, 187, 196; Nisa, 92; Mâide, 89, 95;
Tevbe, 112; Meryem, 26; Ahzâb, 35.
(032) O'na bu ismi bizzat Kur'an vermiştir. Bkz. Bakara, 185.
(033) Bkz. Şuarâ, 192; Zümer, 4.
(034) Bkz. Muhammed, 2.
(035) Bkz. Şuarâ, 192,193.
(036) Bkz.Nahl, 102.
(037) Bkz. Bakara, 185.
(038) Mekke'de 93, Medine'de 21 sure nazil olmuştur.
(039) A.Hamdi Akseki, İslâm Dini, s. 79.
(040) İ.Hakkı İzmirli, Tarih-i Kur'an, İst. 1956, s.9
. (041) Bu şehirler Mekke, Medine, Kufe, Basra, Şam, Mısır, Yemen ve Hadramut'tur.
(042) Hicr, 9.
(043) Bkz. Nahl, 63, 64.
(044) Kur'an-ı Kerim'de açıkça Kur'an kelimesi 44 ayrı sûrede ve 70 ayette
geçmektedir.
(045) Bkz. Tâhâ, 113; Zuhruf, 3; Yûsuf, 2; Fussilet, 1-4.
(046) Bkz. Zümer, 28.
(047) Bkz. Kıyâme, 17, 18.
(048) Bkz. Hakka, 51.
(049) Bkz. Tarık, 13,14; Enfâl, 29; Neml, 1.
(050) Bkz. Tekvîr, 27,28; Kehf, 54.
(051) Hayrettin Karaman, İslâm Hukukunda Mezhepler, İst. 1971, s. 14.
(052) H. Karaman, a.g.e., s. 16.
(053) Bu mezheplere bağlı kişiler inanç hususunda Maturidi ve Eş'arî diye iki
büyük kola ayrılırlar.
(054) Muhammed Ebu Zehra, İslâmda Fıkhî Mezhepler Tarihi, (çev. Abdulkadir Şener),
Ank. 1968, II, 170.
(055) Abdurrahman el-Ceziri, Kitabu'l-Fıkh ala'l-Mezahibi'l-Erbaa, (çev. Hasan Ege),
Ank., 1971, 1,41.
(056) İmam-ı Şafiî Mısır'da şu eserleri yazmıştır: 1- el-Ümm, 2-
Kitabu's-Sünen, 3- el-Emaliu'l-Kübra, 4- el-İmlau's-Sağir.
(057) Hanbel, babasının değil, dedesinin adıdır.
(058) Muhammed Ebu Zehra, a.g.e., III, 179.
|