|
|
YAPRAKLAR
|
On yedinci yüzyılda yaşamış Belçikalı bir fizikçi olan Jan Baptisa Van Helmont
bilimsel deneylerinden birinde bir söğüt ağacının büyümesini gözlemledi ve
çeşitli ölçümler yaptı. Ağacı önce tarttı, ardından 5 yıl sonra ikinci kez
tekrar tarttı ve ağırlığını 75 kg artmış olarak buldu. Bitkinin içinde
büyüdüğü kaptaki toprağı tarttığındaysa, bu 5 yıllık zaman içinde sadece
birkaç gram azaldığını gördü. Fizikçi Van Helmont, bu deneyinde, söğüt
ağacının büyüme sebebinin sadece saksıdaki toprak olmadığını ortaya çıkardı.
Bitki büyümek için toprağın çok az bir kısmını kullandığına göre başka bir
yerlerden besin alıyor olmalıydı.
İşte 17. yüzyılda Van Helmont'un keşfetmeye çalıştığı bu olay, bazı
aşamaları günümüzde dahi tam olarak anlaşılamamış olan fotosentez işlemidir.
Yani bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmeleridir. Bitkiler besinlerini
üretirken sadece topraktan faydalanmazlar. Topraktaki minerallerin yanında, suyu ve
havadaki CO2'i de kullanırlar. Bu hammaddeleri alıp yapraklarındaki mikroskobik
fabrikalardan geçirerek fotosentez yaparlar. Fotosentez işleminin aşamalarını
incelemeden önce fotosentezde son derece önemli bir role sahip olan yaprakların
incelenmesinde fayda vardır. |
Yaprakların genel yapısı |
Hem genel yapı olarak, hem de mikrobiyolojik açıdan incelendiğinde yaprakların her
yönüyle en fazla enerji üretimini sağlamak üzere planlanmış, çok detaylı ve
kompleks sistemlere sahip oldukları görülecektir. Yaprağın enerji üretebilmesi için
ısı ve karbondioksidi dış ortamdan alması gerekir. Yapraklardaki tüm yapılar da bu
iki maddeyi kolaylıkla alacak şekilde düzenlenmiştir. Öncelikle yaprakların dış
yapılarını inceleyelim. Yaprakların dış yüzeyleri geniştir. Bu da fotosentez için
gerekli olan gaz alış-verişlerinin (karbondioksidin emilmesi ve oksijenin atılması
gibi işlemlerin) kolay gerçekleşmesini sağlar. |
Yaprağın yassı biçimiyse tüm hücrelerin dış ortama yakın olmasını sağlar. Bu
sayede de gaz alış-verişi kolaylaşır ve güneş ışınları, fotosentez yapan
hücrelerin hepsine ulaşabilir. Bunun aksi bir durumu gözümüzün önüne getirelim.
Yapraklar eğer yassı ve ince bir yapıya değil de herhangi bir geometrik şekle ya da
anlamsız rasgele bir şekle sahip olsalardı yaprak fotosentez işlevini sadece güneş
ile doğrudan temas eden bölgelerinde gerçekleştirebilecekti. Bu da bitkilerin yeterli
enerji ve oksijen üretememesi anlamına gelecekti. Bunun canlılar için en önemli
sonuçlarından biri de hiç kuşkusuz ki yeryüzünde bir enerji açığının ortaya
çıkması olurdu. |

|
Soldaki resimde aşama aşama güneşe doğru hareketi görülen ve mini bir radar istasyonuna
benzeyen kırlangıç otu çiçeği (ranunculus ficaria), diğer bütün bitkilerde olduğu
gibi güneşin yönünü takip ederek döner. Bitki böylelikle güneş ışığından daha
fazla faydalanabilecektir.Alttaki resimde görülen ayçiçekleri de güneşin hareketiyle
kendi yönlerini değiştiren bitkilerdendir. Işığa karşı duyarlı yaprak hücreleri
hemen yön belirleyerek güneşe doğru harekete geçerler.
|

|
|
Yapraklardaki özel olarak "tasarlanmış" olan
sistemler sadece bunlarla sınırlı değildir. Yaprak dokusunun önemli bir özelliği
daha vardır. Bu özellik ışığa karşı duyarlı olmasıdır. Bu sayede ışık
kaynağına yönelme, yani fototropizm adı verilen olay gerçekleşir. Bu, saksı
bitkilerinde de rahatça gözlemlenen, bitkilerin yapraklarını güneşin geldiği yöne
doğru çevirmesine neden olan olaydır. Bitki böylelikle güneş ışığından daha
fazla faydalanabilir.
Yapraklar bitkilerin hem nükleer enerji üreten santralleri, hem besin üreten
fabrikaları, hem de önemli reaksiyonları gerçekleştirdikleri laboratuvarlarıdır.
Yapraklarda hayati önem taşıyan bu işlemlerin nasıl gerçekleştirildiğini anlamak
için yaprakların fizyolojik yapısını da kısaca incelemek gerekir. Yaprağın iç
yapısının enine kesiti alınarak bakılacak olursa dört tabakalı bir yapı olduğu
görülecektir. |

|
Yandaki resimde bir yaprağın enine kesiti görülmektedir. Yaprağın yapısı
incelendiğinde her birinde çok detaylı tasarımlar olan dört tabaka ile
karşılaşılacaktır. Detaya inilerek incelendiğinde bu tabakaların su geçirmeme,
ışığı daha çok emme, solunumu kolaylaştırma gibi yaprağın ışığı daha iyi
alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesini sağlayacak özelliklere sahip oldukları
görülecektir.
|
|
Bu yapılardan ilki kloroplast içermeyen epidermis tabakasıdır. Yaprağı alttan ve üstten
örten epidermis tabakasının özelliği, yaprağı dış etkilerden korumasıdır.
Epidermisin üstü koruyucu ve su geçirmez mumsu bir madde ile sarılıdır. Bu maddeye
kütiküla adı verilir. Yaprağın iç dokusuna baktığımızda ise genelde iki hücre
tabakasından oluştuğunu görürüz.Bunlardan iç dokuyu oluşturan Palizad dokuda
kloroplastça zengin hücreler, aralarında hiç boşluk bırakmadan yan yana dizilirler.
|

|
|
Bu doku fotosentezi yürüten dokudur. Bunun altında
bulunan Sünger doku ise, solunumu sağlayan dokudur. Sünger dokudaki hücreler, diğer
bölümlerdeki hücrelere göre daha gevşek bir şekilde birbirine kenetlenmiştir.
Ayrıca bu dokunun hücreleri arasında hava ile dolu boşluklar vardır.
Görüldüğü gibi bu dokuların hepsi yaprağın yapısında son derece önemli
görevlere sahiptir. Bu tür düzenlemeler yaprakta ışığın daha iyi dağılıp
yayılmasını sağlayarak fotosentez işleminin gerçekleşmesi açısından son derece
büyük bir önem taşırlar. Bütün bunların yanı sıra yaprak yüzeyinin
büyüklüğüne göre yaprağın işlem yapma (solunum, fotosentez gibi) yeteneği de
artar. Örneğin birbirine geçmiş tropikal yağmur ormanlarında genellikle geniş
yapraklı bitkiler yetişir. Bunun çok önemli sebepleri vardır. Sürekli ve çok
miktarda yağmurun yağdığı, birbirine geçmiş ağaçlardan oluşan tropikal
ormanlarda güneş ışığının bitkilerin her yerine eşit ulaşması oldukça zordur.
Bu da ışığı yakalamak için gerekli olan yaprak yüzeyinin artırılmasını gerekli
kılar. Güneş ışığının zor girdiği bu alanlarda bitkilerin besin üretebilmeleri
için yaprak yüzeylerinin büyük olması hayati önem taşımaktadır. Çünkü bu
özellikleri sayesinde tropik bitkiler değişik yerlerden, en fazla faydalanacak şekilde
güneş ışığına ulaşmış olurlar.
Tam aksine kuru ve sert iklimlerde ise küçük yapraklar bulunur. Çünkü bu iklim
şartlarında bitkiler için dezavantaj olan asıl nokta ısı kaybıdır. Ve yaprak
yüzeyi genişledikçe su buharlaşması, dolayısıyla ısı kaybı artar. Bu yüzden
ışık yakalayan yaprak yüzeyi, bitkinin su tasarrufu yapabilmesi için iktisatlı
davranacak şekilde tasarlanmıştır. Çöl ortamlarında yaprak kısıtlaması aşırı
seviyelere ulaşır. Örneğin kaktüslerde yaprak yerine artık dikenler vardır. Bu
bitkilerde fotosentez etli gövdenin kendisinde yapılır. Ayrıca gövde suyun
depolandığı yerdir. Fakat su kaybının kontrol edilmesi için bu da tek başına
yeterli değildir. Çünkü her ne kadar yaprak küçük olsa da gözeneklerin bulunması
su kaybını devam ettirecektir. Bu yüzden buharlaşmayı dengeleyecek bir mekanizmanın
varlığı zorunludur. Bitkiler de, fazla buharlaşmayı düzenleyen bir çıkış yoluna
sahiptirler. Bünyelerindeki su kaybını, gözenek açıklığının kontrolü ile
denetim altında tutarlar. Bunun için gözenek açıklıklarını (porları) genişletir
veya daraltırlar. |

|
|
Tropik bölgelerdeki bitkilerin yapısı ile çöl ortamlarında yetişen bitkilerin genel
yapısı resimlerde de görüldüğü gibi birbirinden farklıdır.
|
|
Yaprakların tek görevi fotosentez için ışığı hapsetmeye çalışmak değildir.
Havadaki karbondioksidi yakalayıp onu fotosentezin oluştuğu yere ulaştırmaları da
aynı derecede önemlidir. Bitkiler bu işlemi de yaprakların üzerinde yer alan
gözenekler vasıtasıyla gerçekleştirirler. |
|
| Kusursuz bir tasarım:Gözenekler |
Yaprakların üzerindeki bu mikroskobik delikler ısı ve su transferi sağlamak ve
fotosentez için gerekli olan CO2'i atmosferden temin etmekle görevlidirler. Gözenek
olarak adlandırılan bu delikler, gerektiğinde açılıp kapanabilecek bir yapıya
sahiptirler. Gözenekler açıldığında yaprağın hücreleri arasında bulunan oksijen
ve su buharı, fotosentez için gereken karbondioksit ile değiştirilir. Böylece üretim
fazlalıkları dışarı atılırken, ihtiyaç duyulan maddeler değerlendirilmek üzere
içeri alınmış olur.
Gözeneklerin ilgi çekici yönlerinden biri, yaprakların çoğunlukla alt
kısımlarında yer almalarıdır. Bu sayede, güneş ışığının olumsuz etkisinin en
aza indirilmesi sağlanır. Bitkideki suyu dışarı atan gözenekler, eğer yaprakların
üst kısımlarında yoğun olarak bulunsalardı, çok uzun süre güneş ışığına
maruz kalmış olacaklardı. Bu durumda da bitkinin sıcaktan ölmemesi için gözenekler
bünyelerindeki suyu sürekli olarak dışarı atacaklardı, böyle olunca da bitki
aşırı su kaybından ölecekti. Gözeneklerin bu özel tasarımı sayesinde ise,
bitkinin su kaybından zarar görmesi engellenmiş olur. |

|
Dıştan bakıldığında kimi zaman sadece yeşil bir cisim olarak düşünebilen
yapraklardaki mikroskobik alanlarda, kusursuz bir tasarım söz konusudur. Bitkiler için son
derece önemli yapılardan biri olan gözenekler de bu tasarımın çok önemli bir
parçasıdırlar. Görevleri ısı ve su dönüşümünü sağlamak ve CO2'i atmosferden temin
etmektedir. Yandaki yaprak kesitinde de görüldüğü gibi genellikle yaprağın alt
kısımlarında yer alan gözenekler, bitkinin su ihtiyacına göre açılıp kapanabilir olma
özelliğine sahiptirler. Dış ortamdaki değişiklikler gözeneklerin hareketlerini
belirleyen etkenlerdir.
|
|
Yaprakların üst deri dokusu üzerinde çifter çifter yerleşmiş bulunan gözeneklerin
biçimleri fasulyeye benzer. Karşılıklı içbükey yapıları, yaprakla atmosfer
arasındaki gaz alışverişini sağlayan gözeneklerin açıklığını ayarlar. Gözenek
ağzı denilen bu açıklık, dış ortamın koşullarına (ışık, nem, sıcaklık,
karbondioksit oranı) ve bitkinin özellikle su ile ilgili iç durumuna bağlı olarak
değişir. Gözenek ağızlarının açıklığı ya da küçük oluşu ile bitkinin su ve
gaz alışverişi düzenlenir.
Dış ortamın tüm etkileri göz önüne alınarak düzenlenmiş olan gözeneklerin
yapısında çok ince detaylar vardır. Bilindiği gibi dış ortam koşulları sürekli
değişir. Nem oranı, sıcaklık derecesi, gazların oranı, havadaki kirlilik…
Yapraklardaki gözenekler tüm bu değişken şartlara uyum gösterebilecek
yapıdadırlar. |
İki kısımlı (dicot) ve tek kısımlı (monocot) bitkilerde gözeneklerin özellikleri
değişir. Bu iki tip bitkide gözeneklerini koruyucu hücreleri farklıdır. Bir çok monocot
koruyucu hücresinin merkezi dar, ucu kalın olmasına rağmen dicot koruyucu hücreleri
fasulye şeklindedir. Her bir monocot koruyucu hücresi epidermis'teki özel bir hücre ile
birleşmiştir. Gözeneklerin farklı koruyucu hücrelerinin sahip oldukları özellikler
sayesinde her bir bitkiye gerekli karbondioksit sağlanır ve susuzluktan korunur.
|
|
|
Bunu bir örnekle şöyle açıklayabiliriz. Şeker
kamışı ve mısır gibi uzun süre sıcağa ve kuru havaya maruz kalan bitkilerde,
gözenekler suyu muhafaza edebilmek için gün boyunca tamamen ya da kısmen kapalı
kalırlar. Bu bitkilerin de gündüz fotosentez yapabilmek için karbondioksit almaları
gerekir. Normal şartlar altında bunu sağlayabilmek için de gözeneklerinin
olabildiğince açık olması gerekir. Bu imkansızdır. Çünkü böyle bir durumda
bitki, sıcaklığa rağmen sürekli açık olan gözenekleri yüzünden devamlı su
kaybeder ve bir süre sonra da ölür. Bu nedenle bitkinin gözeneklerinin kapalı olması
gereklidir.
Fakat bu problem de çözülmüştür. Mısır ve şeker kamışı gibi sıcak bölgelerde
yaşayan bitkiler, gözenekleri kapalı da olsa, yapraklarına karbondioksidi alabilmek
için kimyasal pompalar kullanmaktadırlar. Bu kimyasal pompaların bir
süre yokluğu durumunda CO2 temin edilemediği için bitki besin üretemeyecek ve
ölecektir. Bu da yapraklardaki bu kompleks pompaların zaman içinde ortaya çıkan
raslantılarla oluşmasının imkansız olduğunun bir göstergesidir. Bitkilerdeki bu
sistem de diğerleri gibi ancak bütün parçaları eksiksiz olduğunda fonksiyonlarını
yerine getirebilmektedir. Dolayısıyla, bitkilerdeki gözeneklerin de tesadüfler sonucu
evrimleşerek ortaya çıkmış olmaları ihtimal dışıdır. Son derece özel bir
yapısı olan gözenekler de görevlerini en hassas biçimde yerine getirecek şekilde
özel olarak tasarlanmışlar, yani yaratılmışlardır. |
|
| Yeryüzündeki ekolojik dengeyi sağlayan
bitkilerdir |
Bitkiler, yeryüzünde ekolojik
dengenin sağlanmasında en önemli faktörlerdendir. Bunu bir karşılaştırma yaparak
rahatlıkla görebiliriz. Örneğin yeryüzündeki tüm canlılar havadan oksijen alıp,
atmosfere sadece karbondioksit, ısı ve su buharı verirler. Bunun yanısıra
fabrikalarda yapılan üretim ve araç kullanımı gibi işlemler sonucunda da belli
miktarda karbondioksit ve ısı havaya bırakılır. Yeşil bitkilerse bütün
canlıların aksine havadan kabordioksit ve ısı alırlar. Bu iki maddeyi kullanarak
fotosentez yapar ve havaya sürekli olarak oksijen verirler. Böyle hassas bir dengenin
tesadüfen oluştuğunu iddia etmek elbette ki akla ve bilime uygun bir iddia
olmayacaktır.
Buraya kadar bahsedilen olayların yaprakta değil de herhangi bir yerde
gerçekleştiğini varsayarak düşünsek acaba aklınızda nasıl bir yer şekillenirdi?
Havadan alınan karbondioksit ve su ile besin üretmeye yarayan aletlerin bulunduğu,
üstelik de o sırada dışarıya verilmek üzere oksijen üretebilecek teknik
özelliklere sahip makinaların var olduğu, bu arada ısı dengesini de ayarlayacak
sistemlerin yer aldığı çok fonksiyonlu bir fabrika mı aklınıza gelirdi?
Avuç içi kadar bir büyüklüğe sahip bir yerin aklınıza gelmeyeceği kesindir.
Görüldüğü gibi ısıyı tutan, buharlaşmayı sağlayan, aynı zamanda da besin
üreten ve su kaybını da engelleyen mükemmel mekanizmalara sahip olan yapraklar, tam
bir tasarım harikasıdırlar. Bu saydığımız işlemlerin hepsi ayrı özellikte
yapılarda değil, tek bir yaprakta (boyutu ne olursa olsun) hatta tek bir yaprağın tek
bir hücresinde, üstelik de hepsi birarada olacak şekilde yürütülebilmektedir.
Buraya kadar anlatılanlarda
da görüldüğü gibi b itkilerin bütün fonksiyonları, asıl olarak canlılara fayda
vermesi için nimet olarak yaratılmışlardır. Bu nimetlerin çoğu da insan için özel
olarak tasarlanmıştır. Çevremize, yediklerimize bakarak düşünelim. Üzüm
asmasının kupkuru sapına bakalım, incecik köklerine…
- En ufak bir çekme ile kolayca kopan bu kupkuru yapıdan
elli altmış kilo üzüm çıkar. İnsana lezzet vermek için rengi, kokusu, tadı her
şeyi özel olarak tasarlanmış sulu üzümler çıkar.
Karpuzları düşünelim.
Yine kuru topraktan çıkan bu sulu meyve insanın tam ihtiyaç duyacağı bir mevsimde,
yani yazın gelişir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren bir koku eksperi gibi hiç
bozulma olmadan tutturulan o muhteşem kavun kokusunu ve o ünlü kavun lezzetini
düşünelim. Diğer yandan ise, parfüm üretimi yapılan fabrikalarda bir kokunun ortaya
çıkarılmasından o kokunun muhafazasına kadar gerçekleşen işlemleri düşünelim.
Bu fabrikalarda elde edilen kaliteyi ve kavunun kokusundaki kaliteyi karşılaştıralım.
İnsanlar koku üretimi yaparken sürekli kontrol yaparlar, meyvelerdeki kokunun
tutturulması içinse herhangi bir kontrole ihtiyaç yoktur. İstisnasız dünyanın her
yerinde kavunlar, karpuzlar, portakallar, limonlar, ananaslar, hindistan cevizleri hep
aynı kokarlar, aynı eşsiz lezzete sahiptirler. Hiçbir zaman bir kavun karpuz gibi ya
da bir mandalina çilek gibi kokmaz; hepsi aynı topraktan çıkmalarına rağmen
kokuları birbiriyle karışmaz. Hepsi her zaman kendi orijinal kokusunu korur.
|
Bir de bu meyvelerdeki
yapıyı detaylı olarak inceleyelim. Karpuzların süngersi hücreleri çok yüksek
miktarda su tutma kapasitesine sahiplerdir. Bu yüzden karpuzların çok büyük bir
bölümü sudan oluşur. Ne var ki bu su, karpuzun herhangi bir yerinde toplanmaz, her
tarafa eşit olacak şekilde dağılmıştır. Yer çekimi göz önüne alındığında,
olması gereken, bu suyun karpuzun alt kısmında bir yerlerde toplanması, üstte ise
etsi ve kuru bir yapının kalmasıdır. Oysa karpuzların hiçbirinde böyle bir şey
olmaz. Su her zaman karpuzun içine eşit dağılır, üstelik şekeri, tadı ve kokusu da
eşit olacak şekilde bu dağılım gerçekleşir.
Karpuzların
çekirdeklerinin dizilişlerinde de bir hata görülmez. Her bir çekirdeğin içine o
karpuzun binlerce yıl sonraki nesillerine ulaşacak bilgi kodlanmıştır. Her çekirdek
özel, koruyucu bir kabukla kaplıdır. Bu, içindeki bilginin bozulmasını engellemeye
yönelik hazırlanmış mükemmel bir tasarımdır. Kabuk çok sert değil, çok yumuşak
da değil, ideal bir sertlikte ve esnekliktedir. Kabuktan sonra çekirdeğin içinde
ikinci bir kat vardır. Kabuğun alt ve üst parçalarının yapışma yerleri bellidir.
Bu yapışma yerleri çekirdeklerin tutunabilmesi için özel olarak yapılmıştır.
Çekirdek, bu yapı sayesinde sadece uygun nem ve sıcaklığa kavuşunca hemen açılır.
Çekirdeğin içindeki o dümdüz bembeyaz bölüm kısa bir süre sonra çimlenerek,
yemyeşil bir yaprağa dönüşüverir.
Karpuzun bir de kabuğunun
yapısını düşünelim. Bu pürüzsüz kabuğu ve kabuğun üstündeki cilalı yapıyı
oluşturanlar hep hücrelerdir. Bu pürüzsüz cilalı yapının ortaya çıkması için,
hücrelerin her birinin kabuğun yapısındaki mumsu maddeyi aynı seviyede
salgılamaları gerekmektedir. Ayrıca kabuğu pürüzsüz ve yuvarlak yapan da karpuz
hücrelerinin dizilişindeki mükemmelliktir. Bunu sağlayabilmek için hücrelerin her
birinin yer alması gereken noktayı bilmesi gerekir. Aksi takdirde bu pürüzsüzlük,
karpuzun dış yapısındaki bu kusursuz yuvarlaklık oluşmayacaktır. Görüldüğü
gibi karpuzu oluşturan hücreler arasında kusursuz bir uyum vardır.
Bu şekilde düşünerek yeryüzündeki bitkilerin tümünü inceleyebiliriz. Bu
incelemenin sonunda elde ettiğimiz sonuç bitkilerin insanlar ve tüm canlılar için
özel olarak tasarlanmış yani yaratılmış oldukları sonucu olacaktır.
|
|
| En küçük temizlik cihazı,
Yaprak |
Bitkilerin diğer canlılara verdiği hizmetler, sadece havaya oksijen ve su vermekle
kısıtlı değildir. Yapraklar aynı zamanda son derece gelişmiş bir arıtma ve
temizleme cihazı gibi faaliyet gösterirler. Günlük yaşamımızda sıkça
kullandığımız temizlik cihazları, konunun uzmanları tarafından uzun süren
çalışmalar sonucunda, yoğun emek ve para harcanarak üretilirler ve faaliyete
geçirilirler. Bunların kullanımları süresince ve kullanım sonrasında pek çok
teknik desteğe ve bakıma ihtiyaç vardır. Üretimlerinin sonunda ortaya
çıkardıkları atık maddeler ise ayrı bir sorundur. Bunlar temizlik aletleri hakkında
oldukça özet bilgilerdir. Bunlardan başka günlük olarak ortaya çıkan aksamalar ya
da bozukluklar, bunlar için gerekli olan eleman ve alet takviyeleri, ihtiyaçlara göre
yapılan yenilemeler gibi pek çok işlem de gerekecektir.
Görüldüğü gibi küçük
bir arıtma cihazında bile yüzlerce detaya dikkat etmek gerekir. Oysa bu cihazlarla
aynı işi yapan bitkiler sadece su ve güneş ışığı karşılığında, aynı
temizleme hizmetini daha kaliteli ve garantili bir biçimde verirler. Üstelik atık madde
diye bir sorunları da yoktur, çünkü onların havayı temizledikten sonra ürettikleri
atık maddeler, tüm canlıların temel ihtiyacı olan oksijendir!
Ağaçların yaprakları, havadaki kirletici maddeleri yakalayan mini filtrelere sahiptir.
Yaprak üzerinde gözle görülmeyen binlerce tüy ve gözenekler vardır. Gözenekler
tanecikler halindeki havayı kirleten maddeleri tutarlar ve sindirilmek üzere bitkinin
diğer bölümlerine gönderirler. Yağmur yağınca da bu maddeler su ile toprağa
ulaşırlar. Bu çok kalın bir madde değildir. Yaprak üzerindeki bu maddeler sadece bir
film kalınlığındadırlar; fakat yeryüzünde milyonlarca yaprak olduğu
düşünülürse, yapraklar tarafından tutulan kirli madde miktarının
küçümsenemeyecek kadar çok olduğu görülür. Örneğin 100 yaşındaki bir kayın
ağacının yaklaşık 500 bin tane yaprağı vardır. Bu yaprakların tuttuğu kir miktar
tahminlerin çok ötesindedir.
Bir dönüm içindeki çınar
ağaçları yaklaşık 3.5 ton, çam ağaçları ise yaklaşık 2.5 ton kirletici maddeyi
tutabilirler. Tutulan bu maddeler ilk yağmurla birlikte toprağa geri dönerler. Bir
yerleşim alanından 2 km uzaklıkta bulunan bir orman havasının, yerleşim alanının
havasına oranla %70 oranında daha az toz parçacıkları içerdiği görülmüştür.
Hatta ağaçlar yapraksız oldukları kış dönemlerinde bile havadaki tozları %60
oranında filtre ederler. Ağaçlar mevcut yaprak ağırlıklarının 5-10 katına kadar
toz tutabilirler, ağaçlı bir alandaki bakteri oranı ile ağaçsız bir alandaki
bakteri miktarları oldukça büyük bir farklılık gösterir. Bunlar
son derece önemli rakamlardır.
|
| Bitkiler serindir,
ama neden? |
Aynı yerde bulunan bitki ve bir taş parçası, eşit miktarda güneş enerjisi
almalarına rağmen aynı derecede ısınmazlar. Güneş altında kalan her canlıda
mutlaka olumsuz bir etki oluşur. Öyleyse bitkilerin sıcaktan minimum derecede
etkilenmelerini sağlayan nedir? Bitkiler bunu nasıl başarırlar? Muazzam bir
sıcaklıkta, bütün yaz boyunca yaprakları güneşin altında kavrulmasına rağmen
bitkilere neden hiçbir şey olmamaktadır? Ayrıca bitkiler kendi bünyelerindeki
ısınmanın haricinde, dışarıdan da ısı alarak dünyadaki ısı dengesini de
sağlarlar. Bu ısı tutma işlemini yaparken kendileri de bu sıcağa maruz kalırlar.
Peki gittikçe artan bu sıcaktan etkilenmek yerine, bitkiler nasıl olup da dışarının
da ısısını almaya devam edebilmektedirler?
Yapıları itibariyle sürekli güneş altında olan bitkiler, doğal olarak diğer
canlılara oranla daha fazla miktarda suya ihtiyaç duyarlar. Bitkiler aynı zamanda
yapraklarında oluşan terleme vasıtasıyla da sürekli su kaybederler. Daha önceki
bölümlerde de değinildiği gibi bu su kaybını önlemek için, yaprakların güneşe
dönük olan üst yüzleri çoğunlukla "kütiküla" adı verilen bir tür su
geçirmez, koruyucu cilayla örtülüdür. Bu sayede yaprakların üst yüzeylerindeki su
kaybı önlenmiş olur.
Peki ya alt yüzleri? Bitki bu bölümden de su kaybettiği için gaz alış-verişini
sağlamakla görevli özel deri hücreleri olan gözenekler genellikle yaprağın alt
yüzünde bulunurlar. Gözeneklerin açılıp kapanması bitki tarafından karbondioksit
alıp oksijen vermeye yetecek, ancak su kaybına yol açmayacak biçimde denetlenir.
Bunların yanı sıra bitkiler ısıyı farklı şekillerde dağıtırlar. Bitkilerde iki
önemli ısı dağıtım sistemi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, yaprağın ısısı
eğer çevrenin ısısından daha fazlaysa, hava dolaşımının yapraktan dış ortama
doğru olmasıdır. Isı naklinden kaynaklanan hava değişimi, sıcak havanın soğuk
havadan daha az yoğun olması nedeniyle, havanın yükselmesine dayanır.
Bu yüzden yaprakların yüzeyinde ısınan hava yükselir ve yüzeyden ayrılır. Soğuk
hava daha yoğun olduğu için yaprağın yüzeyine doğru iner. Böylece sıcaklık
azaltılmış ve yaprak serinlemiş olur. Bu işlem yaprağın yüzey ısısı çevredeki
ısıdan yüksek olduğu müddetçe devam eder. Çok kuru koşullarda yani çöllerde dahi
bu durum değişmez.
|

|
Yandaki resimde Alchemilla adlı bitkinin aşırı nemli ortam nedeniyle yaptığı
terleme görülmektedir. Bu tarz ortamlarda bitkiler hem ısıyı dağıtarak serinlemek
hem de nem dengesini ayarlamak için pholem öz suyunu yapraklar yoluyla dışarı
akıtırlar. Bu işlem sonucunda bitkiler havayı nemlendirmiş olurlar.
|
|
Bitkilerdeki ısı dağıtım sistemlerinden diğeri de yapraklardan su buharı verilerek
terlemenin sağlanmasıdır. Bu terleme sayesinde su buharlaşırken bitkinin serinlemesi
de sağlanmış olur.
Bu dağıtım sistemleri bitkilerin yaşadıkları ortamın şartlarına uygun olacak
şekilde ayarlanmıştır. Her bitki neye ihtiyacı varsa o sisteme sahiptir. Son derece
karmaşık bir yapısı olan bu sistemin dağılımı tesadüfen gerçekleşmiş olabilir
mi? Bu sorunun cevabını verebilmek için çöl bitkilerini ele alalım. Çöllerdeki
bitkilerin yaprakları genelde çok kalındır. Suyu buharlaştırmaktan daha çok,
muhafaza etme yönünde dizayn edilmişlerdir. Bu bitkiler için ısı
dağıtma işlemini buharlaşma ile gerçekleştirmek ölümcül bir sonuç getirecektir.
Çünkü çöl ortamında kaybedilen suyun telafisi mümkün değildir. Görüldüğü
gibi bu bitkiler ısılarını her iki yolla da dağıtabilecekken sadece bu yollardan
birini, üstelik de yaşamaları için tek geçerli olan yolu kullanmaktadırlar. Çünkü
tasarımları çöl ortamına göre yapılmıştır. Bunun tesadüflerle açıklanması
ise mümkün değildir.
Bitkilerin sahip oldukları bu serinleme mekanizmaları olmasaydı, güneş altındaki
birkaç saat bile bitkiler için ölümcül olurdu. Öğle saatlerinde bir dakika kadar
direkt olarak alınan güneş ışığı, bir santimetrekarelik yaprak yüzeyinin
ısısını 37oC'ye kadar yükseltebilir. Bitki hücreleriyse, bünyelerindeki sıcaklık
50-60oC'ye çıktığında ölmeye başlarlar, yani bitkinin ölmesi için öğle vakti 3
dakika kadar güneş ışığı alması yeterlidir. İşte bitkiler öldürücü
sıcaklıklardan bu iki mekanizma sayesinde korunabilirler.
Bitkilerin ısı dağıtımında kullandıkları buharlaşma olayı aynı zamanda
atmosferdeki su buharı dengesi açısından da büyük bir önem taşır. Çünkü
bitkilerdeki bu buharlaşma, yüksek miktarlardaki suyun düzenli olarak atmosfere
ulaştırılmasını sağlar. Bitkilerin bu faaliyetleri bir nevi su mühendisliği olarak
da nitelendirilebilir. Bin metrekarelik ormanlık bir alandaki ağaçlar 7.5 ton suyu
rahatlıkla havaya verebilirler. Bu muazzam bir rakamdır. Bu özellikleriyle bitkiler
topraktaki suyu vücutlarından geçirerek atmosfere ulaştıran dev su pompaları
gibidirler. Bu son derece önemli bir görevdir. Şayet, bu özellikleri
olmasaydı, suyun yer ile gök arasındaki çevrimi bugünkü gibi gerçekleşemeyecekti,
ki bu da yeryüzündeki dengelerin bozulmasına neden olacaktı.
|
| Dış yüzeyleri odunsu ve kuru
bir maddeyle kaplı olmasına rağmen, bitkiler bünyelerinden tonlarca su geçirirler. Bu
suyu topraktan alırlar ve ileri teknolojiyle çalıştırdıkları kendi fabrikalarında
birtakım yerlerde kullandıktan sonra, aldıkları suyun büyük bir bölümünü
arıtılmış su olarak doğaya verirler, başka bir deyişle trilyonlarca tonluk suyu
otomasyon düzenleriyle kontrollü olarak topraktan alıp, arıttıktan sonra kendilerine
özgü sistemleriyle doğaya adeta pompalarlar. Bunu yaparken aynı zamanda aldıkları
suyun bir kısmını da, besin üretiminde hidrojeni kullanmak amacıyla parçalarlar. Bizim yapraklardaki terleme ya da ağaçların bulunduğu ortamdaki
nemlilik olarak nitelendirdiğimiz olaylar, aslında yeryüzünde yaşamın
devamlılığı açısından hayati önem taşıyan bu faaliyetlerin bir sonucu olarak
gerçekleşir. Bitkilerin bu işlemlerinde de karşımıza çıkan, tek bir parçası
çekilip alınsa anında felç olacak ve çalışamayacak mükemmellikte bir sistemdir. |
| Herkes için
tanıdık bir manzara:Yaprak dökümü |
Bitkiler için özellikle de besin üretiminin yapıldığı yapraklar için güneş
ışığı çok önemlidir. Sonbaharın gelmesiyle birlikte havalar soğumaya, gündüzler
kısalmaya başlar ve dünyaya gelen güneş ışığında azalma olur. Bu azalma bitkide
değişikliklere sebep olur ve yapraklarda yaşlanma programı yani yaprak dökümü
başlar. Ağaçlar yapraklarını dökmeden önce, yapraktaki bütün besleyici maddeleri
emmeye başlarlar. Amaçları potasyum, fosfat, nitrat gibi maddelerin düşen yapraklarla
birlikte yok olmasını engellemektir. Bu maddeler, ağaç kabuğunun katmanlarının ve
gövdenin ortasından geçen iliğe yönelir ve burada depolanırlar. İlikte
toplanmaları bu maddelerin ağaç tarafından kolay emilmesini sağlar. |

|
Yapraklar döküldüğü zaman her biri ardında iz bırakır. Hemen ardından bu iz
herhangi bir enfeksiyonun oluşmasını engelleyen su geçirmeyen, mantar gibi bir
tabakayla kaplanır.
|
|
Yaprak dökümü ağaçlar için bir zorunluluktur çünkü soğuk havalarda topraktaki su
gitgide katılaşır ve emilmesi zorlaşır. Buna karşın yapraklardaki terleme havanın
soğumasına rağmen devam etmektedir. Suyun azaldığı bir dönemde sürekli terleme
yapan yaprak, bitki için fazlalık olmaya başlamıştır. Zaten yaprağın hücreleri
soğuk kış günlerinde don ile karşılaşıp parçalanacaktır.
Bu yüzden ağaç erken davranıp kış gelmeden yapraktan kurtulur, böylece zaten kıt
olan su rezervlerini boş yere kullanmamış olur. Sadece fiziksel bir
işlem gibi görünen yaprak dökümü aslında pek çok kimyasal olayın arka arkaya
gelmesiyle gerçekleşir. Yaprak ayasında yer alan hücrelerde, ışığa duyarlı ve
bitkilere renk veren moleküller yani "fitokromlar" vardır. Bitkinin, gecelerin
süresinin uzadığını ve böylece yapraklara daha az güneş ışığı gittiğini fark
etmesini sağlayan işte bu moleküllerdir. Fitokromlar bu değişimi algıladıklarında
yaprağın içinde çeşitli değişimlere sebep olurlar ve yaprağın yaşlanma
programını başlatırlar..
Yapraklardaki yaşlanmanın ilk işaretlerinden biri, yaprak ayası hücrelerindeki etilen
üretiminin başlamasıdır. Etilen gazı yaprağa yeşil rengini veren klorofilin
yıkımını başlatır yani ağaç yapraklarındaki klorofili geri çeker. Yaprak
dökülmesini geciktiren bir büyüme hormonu olan oksin maddesinin üretimini engelleyen
de etilen gazıdır. Klorofilin yıkımının başlamasıyla birlikte yaprak güneşten
daha az enerji alır ve daha az şeker üretir. Ayrıca o güne kadar baskı altına
alınmış, yapraklardaki sıcak renklerin oluşmasına sebep olan karotenoidler
kendilerini gösterirler ve bu şekilde yapraklarda renk değişimi başlar. |

|

|
Mikroskop altına alınan görüntülerde, yaprağın düşmesi sırasında gerçekleşen
olaylar gösterilmektedir. Sol resimde yaprak düştükten sonra dalın mikroskop
altındaki görüntüsü, sağ alt resimde yaprak düşmeden önceki durum
görülmektedir. Yaprak düşmeden önce sapın taban ucunun karşısındaki ince duvarlı
hücrelerde oluşan özel bir tabaka aktif hale gelir. Daha sonra bu hücreler kendilerini
yok ederler ve yaprak düşer.
|
|
Bir süre sonra etilen gazı
yaprağın her tarafına yayılır ve yaprak sapına geldiğinde burada bulunan küçük
hücreler şişmeye başlayıp, sapta bir gerginleşmeye neden olurlar. Yaprak sapının
gövdeye bağlandığı bölümde bulunan hücrelerin miktarı artar ve özel enzimler
üretmeye başlarlar. İlk olarak selülaz enzimleri selülozdan oluşan çeperleri
parçalarlar, daha sonra pektinaz enzimleri hücreleri birbirine bağlayan pektin
tabakasını parçalarlar. Giderek artan bu gerginliğe yaprak dayanamaz ve sapın dış
tarafından içeriye doğru yarılmaya başlar.
Buraya kadar anlattığımız bu işlemler yapraktaki besin üretiminin durması ve
yaprağın sapından kopmaya başlaması olarak özetlenebilir. Genişlemeye devam eden
yarığın etrafında çok hızlı değişimler yaşanır ve hücreler hemen mantarözü
üretmeye başlarlar. Bu madde, selüloz çepere yavaş yavaş yerleşerek onun
güçlenmesini sağlar. Bütün bu hücreler, arkalarında mantar tabakasının yerini
alan büyük bir boşluk bırakarak ölürler..
Buraya kadar anlatılanlar tek bir yaprağın düşmesi için birbirine bağlantılı
birçok olayın gerçekleşmesi gerektiğini göstermektedir. Fitokromların güneş
ışınlarının azaldığını tespit edebilmelerinin, yaprağın düşmesi için gerekli
olan tüm enzimlerin uygun zamanlarda devreye girmelerinin, tam sapın kopacağı yerde
hücrelerin mantarözü üretmeye başlamasının ne derece olağanüstü bir işlemler
zinciri olduğu ortadadır. Art arda işleyen ve her aşaması planlı ve birbiriyle
bağlantılı olan bu kusursuz işlemler serisinin "rastlantı" ile
açıklanması mümkün değildir. Bütün bu işlemlerdeki zamanlama son derece
yerindedir. Yaprak dökümü planı kusursuz bir şekilde işlemektedir.
Yaprak gövdeden tamamen ayrıldığı için, iletim borularından öz su alamaz, bu
yüzden yaprağın tutunduğu yer ile bağı gittikçe zayıflar. Biraz hızlı esen bir
rüzgar bile yaprak sapını koparmaya yeterli olur.
Toprağa düşen ölü yapraklarda, böceklerin, mantarların ve bakterilerin
yararlanabileceği besin maddeleri bulunur. Bu besin maddeleri, mikroorganizmalar
tarafından değişime uğratılırlar ve toprağa karışırlar. Ağaçlar da bu
maddeleri kökleri aracılığıyla topraktan tekrar besin olarak geri alabilirler. |
|
|