|
|
|
ELEKTRON MİKROSKOBU DÜNYASI
Aşağıda, "taramalı elektron mikroskobu" (scanning electron microscope;
SEM) ile elde edilmiş bazı fotoğraflar mevcut. Bu mikroskobun özelliği, yapıların
üç boyutlu görüntüleri hakkında doğrudan bir fikir vermesi. Bu araç sayesinde,
mikorskobik boyutlara kadar küçülebilecek bir insanın neler görebileceğini,
küçülmeye gerek kalmadan anlayabiliyoruz. Normalde elektron mikroskobu görüntüleri
renksizdir ve sonradan bilgisayarlar aracılığıyla renklendirilebilirler. |
|
KAN PIHTISI: Damarlarımızda
akan kan, herhangi bir yaralanma durumunda hemen pıhtılaşarak, fazla miktarda kanın
vücut dışına çıkmasını engeller. Pıhtılaşma, onlarca faktörün birbirlerini
zincir bir tepkime ile aktif hale getirmek suretiyle, şelale benzeri bir kimyasal
basamaklar dizisi sonucunda gerçekleşir. Sonuçta, şekildeki iplikçikler şeklinde
görülen "fibrin" proteinleri oluşur ve kanın akışı durdurulur. |
|
BARSAK DUVARI
ve VILLUSLAR: Yediğimiz besinlerin vücuda alınma işleminin, yani sindirimin
büyük bir kısmının gerçekleştiği ince barsak, çok özel bir duvar yapısına
sahiptir. Üstteki resimde, barsak duvarında bulunan ve villus adı verilen katlantılar
görülüyor. Bu katlantılar, besinlerin emilimi için gereken yüzey alanının
artırılmasını sağlarlar. Altta ise bu villuslardan bir tanesinin ortadan kesilmiş
halinin fotoğrafı var. Villusun tüm yüzeyi, besin maddelerinin emilimi için
özelleşmiş silindirik epitel hücreleri ile döşelidir. İç kısmında ise, lenf ve
kan damarları bulunur. Fotoğrafta villusun içinde görülen binlerce küçük topak,
yağların emilmesini sağlayan ve kilomikron denen özel yapılara aittir. |
|
BÖBREKTEKİ
İDRAR SÜZGEÇLERİ: Böbreklerin en önemli görevlerinden biri, kanı sürekli
filtre etmektir. Bunun için böbrekte bulunan özel kılcal damar yumaklarından
süzülen kan sıvısı, daha sonra bir dizi oldukça karmaşık işlemleidrara
dönüştürülür. Resimde bu süzülme işinin gerçekleştiği damar yyumaklarından
birinin bir bölümü görülüyor. Resimde görülen binlerce uzantı, bu damar
yumaklarının etrafını saran ve filtrasyonun kalitesini ve miktarını sürekli kontrol
eden "podosit" adlı özel hücrelerin uzantılarıdır (P harfi ile gösterilen
hücre). bu hücrelerin ve filtrasyon zarını oluşturan diğer bileşenlerin şematik
bir şeklini göreceksiniz. |
|
EN KARMAŞIK
KAMERA; GÖZ: Bu resim, yabancı bir gezegenin yüzeyini andırsa da, aslında
gözümüzde bulunan merceğin, gözün iç kısmından görünen halidir. Resmin sol alt
köşesindeki kabartı, göz merceğidir. Ona tüm çevresinden bağlı olan (Z harfiyle
gösterilen) iplikler ise, siliyer kaslar denen (C harfi) ve göz merceğinin, değişik
uzaklıklardaki nesneleri net görebilmek amacıyla kalınlığını ayarlayan kasları
merceğe bağlayan ince iplikçiklerdir. Normal bir gözde bu iplikçikler, sürekli
gergin bir halde, merceği belli bir kuvvetle dört bir yandan çekerler. |
|
SAÇ KILI: Şampuan
reklamlarında artık sıkça gördüğümüz, bilgisayarda modellenmiş yakın plan saç
kılı görüntülerinin aslı. Saç kılı, özel bir şekilde üst üste istiflenmiş
keratin (bir çeşit protein) plaklarından oluşur. Bu plaklar arasında bulunan renk
maddeleri (pigmentler) ise saçın rengini belirlerler. Yaşlandıkça, saç liflerini
oluşturan hücre kalıntıları içinde daha fazla hava kabarcıkları oluşmaya başlar
ki, bu da saçların beyazlaması sonucunu getirir. Şeklin üst kısmında bir kıl
şaftı (gövdesi) ve altta da biraz daha büyük büyütmedeki görüntüsü
görülebilir. |
|
KILIN DERİDEN
ÇIKTIĞI NOKTA: Yine bir kılın elektron mikroskobundan görüntüsü. Bu kez,
kılın deriden çıktığı noktayı görmekteyiz. Adeta bir ağacın köküne benziyor
değil mi? Derinin kıl kökünün hemen etrafında yaptığı katlantılara dikkat
ediniz. Ayrıca bu bölgede çoğu zaman ter ve yağ bezlerinin deri üzerine
açıldığı delikçikler de bulunur. |
|
DALAK ve
KARMAŞIK DAMAR YAPISI: Bu fotoğrafta, dalakta bulunan kan damarlarının
karmakarışık yapısını görüyoruz. Sol üst kısımda görülen ana damar
dallanarak, diğer tüm ince damarları oluşturuyor. Bu tip fotoğrafları çekebilmek
için araştırıcılar önce, özel bir plastik maddeyi (resin) damar içine enjekte
ederek, tüm damarları doldurmasını ve ardından donmasını sağlarlar. Bunun
ardından, dokunun diğer bölümleri, asitler vb. maddeler yardımıyla
uzaklaştırılınca, geride bu şekilde "kalıplar" kalır. Bu kalıplama
işlemi, mikroskobik veya makroskobik bir çok biyolojik boşluğun (kalbin içi, akciğer
bronşları vb) yapısına ışık tutmaya yardımcı olmuştur. |
|
DÖLLENME: Resimde
binlerce spermin, bir yumurtayı dölleyebilmek için giriştiği mücadeleden yakın plan
bir görüntü var (tavşan spermleri). Spermlerin hepsinin geniş baş bölgesi, adeta
nükleer başlık taşıyan bir füze gibi eritici bir madde ile dolu bir şapka (akrozom)
taşır ve yumurta üzerindeki tabakayı, bu şapka içinde bulunan özel enzimlerle
delmeye çalışırlar. Bu spermlerden bir tanesinin baş kısmı yumurtaya girdiği anda,
diğer tüm spermler için aniden (halen nedeni tam olarak açıklanamamış olan) sıkı
bir dizi engel ortaya çıkar ve ikinci bir spermin yumurtaya girmesine olanak kalmaz. |
|
MOTOR SİNİR
ve KAS: Hareketlerimizi sağlayan kas hücreleri, merkezi sinir sisteminde gelen
sinyallere göre hareket ederler. Bunun için, merkezden çıkan bir iletim kablosu (alfa
motor nöron; resimde N), kas hücresinin zarı üzerine, adeta bir "soket"
yaparak bağlanır. Bu yapı, sinir-kas kavşağı (myoneuronal junction, resimde MJ)
olarak bilinir ve sinir sinayalinin kasa geçerek, kas hücresi içinde, kasılmayla
sonuçlanan bir dizi karmaşık olayı başlatmasını sağlar. |
|
KEMİĞİN
MİMARİSİ: Bu resimde, kemiğin iç kısımlarını oluşturan ağsı (trabeküler)
yapıların elektron mikroskobu altındaki görünrüleri var. Bu yapılar kalsiyum
tuzlarından oluşmuş mineral çökeltilerinden yapılmışlardır ve kemiğin
dayanıklılık fonksiyonu için temel önemdedirler. Bu resimde boş olarak
gördüğümüz mağara benzeri bu yapıların içi aslında, normal canlı bir kemikte,
vücudun en aktif dokularından biri olan ve kan hücrelerimizi sürekli olarak üreten
kemik iliği dokusuna ev sahipliği yaparlar. Bu dokuda üretilen kan hücreleri yine
buradan geçen bir çok kan damarı aracılığıya vücuda dağıtılır. Bu yapılar
ayrıca, kemik üzerine binen bir yükü bir çok yönde dağıtarak, oldukça falza
miktarda ağırlığın kemiğe zarar vermeden taşınmasını sağlarlar (benim gibi 100
kg'lık bir kişinin koşarken her bir kalça eklemini bacağa bağlayan ince kemik
kolonuna (collum femoris) binen yükü bir düşünün). |
 |
HÜCRE İÇİ
TAŞIMA: Bu resimdeki görüntü ilk bakışta biraz zor anlaşılabilir. Şkelin
ortasonda yer alan iki büyük yuvarlak, hücre içinde, hücrenin ihtiyacı için
yapılmış molekülleri taşıyan keseciklerdir. Bu kesecikler, hücre içinde, bir
noktadan diğerine taşınmak durumundadır. İşte bunu, kinesin ve dinein adı verilen
iki molekül grubu gerçekleştirir. Keseciklerin etrafında bulunan halatımsı yapılar,
hücre iskeleti dediğimiz protein kablolarıdır ve hücrenin yaşamı için çok
önemlidirler. Az önce bahsettiğim bu taşıyıcı proteinler de, kesecikleri, bu hücre
iskeleti liflerine bağlayıp, adeta bir teleferik gibi, bir yerden bir başka yere, belli
hızlarla taşıyabilirler. Bu proteinler, enerji ile şekil değiştirebilen küçük
moleküler makinalardır. Bunları resimde, liflerle kesecikler arasında minik
çıkıntıcıklar olarak görebilirsiniz (uzun beyaz ok ile işaretli). |
 |
BİR SİNİR
HÜCRESİ: Beyin korteksinde bulunan "piramidal" hücrelerden birisinin
elektron mikrografı. Hücrenin adı, resmin ortasında görülen gövdesinin şeklinden
gelir. Etrafta bulunan sayısız uzantı ise, komşu hücreler ve bu hücrenin birbirleri
ile olan iletişimlerini sağlayan sinir kablolarıdır. Gövdenin sol tarafında, çıkan
bir "dendrit"in nasıl dallanma yaptığına dikkat ediniz. |
 |
MİKROSKOBİK
CANLILAR: Bu resim, diatom olarak bilinen canlılar gurubunun bir üyesine ait. Bu
canlılar mikroskop altında harika görüntüleriyle hemen dikkat çekerler. Bu
görüntüler, diatomların özel kabuk sistemleri sayesinde ortaya çıkar.
Araştırıcılar, bu kabukların yapısı ve mimarisinin, ince matematiksel kurallara
dayanan "harikalar" olduğu konusunda hemfikirler. Ama sanıyorum bu güzelliği
takdir etmek için matematik bilmeye gerek yok. İnsan olabilmek yeterli... |
 |
TROMBOSİTLER
İŞ BAŞINDA: Bu dört resim, kan pıhtılaşması sırasında "aktive
olmaya başlayan" trombositlerin (kan pulcukları) maceralarını anlatıyor (bunlar,
kanda gezinen hücre parçacıkları olarak düşünülebilir). Resimden
çıkarılabilecek çok fazla detay olmasına rağmen, burada bizi ilgilendiren, en üstte
kendi hallerinde bulunan trombositlerin, uygun bazı uyarılarla karşılaştıklarında
nasıl bir "değişim" içine girdikleri. Üstten ikinci resimde, gövdelerinden
uzantılar çıkarmaya başlayan trombositler, daha ileriki safhalarda (aşağıya doğru)
iyice dallanıp budaklanarak, oradan gelip geçen her şeyi tutmaya ve yara üzerinde bir
tıkaç oluşturmaya başlıyorlar. Sonuçta kendilerini harcıyorlar ama, vücudun
korunması için son derece önemli bir iş yapıp, gedik açılan duvarları bu şekilde
onarmaya başlıyorlar... |
 |
SOLUNUM YOLU
EPİTELİ: Burada, solunum yolumuzun iç duvarının oldukça büyütülmüş bir
kısmı görülüyor. Resimde saçaklar şeklinde görülen yapılar, solunum yolunun
duvarlarını döşeyen epitel hücrelerinin uzantılarıdır (kinosilyum, CC). Bunların
üzeri ise, resmin orta kısmında kel gibi görülen kısımlarda bulunen özel Goblet
hücrelerinin (GC) salgıladıkları yapışkan sümüksü bir madde olan mukus ile
kaplıdır (balgamın kıvamını veren salgı budur). Bunlar sürekli olarak yukarıya
(ağıza) doğru vuruşlar yaparak, üzerlerindeki mukus tabakası ve buna yapışmış
durumdaki (toz, is vb) yabancı tanecikleri dışarıya doğru hareket ettirirler. Bunlar
sonuçta balgam adını verdiğimiz kitleler halinde dışarı atılırlar. Sigara
içildiğinde ise, bu uzantıların vuruş hareketleri durur ve ciğerlere sigaranın
yanında bol miktarda yabancı madde de iner; böylece akciğer fonksiyonlarında
bozulmalar meydana gelebilir. |
BÖLÜM II |
 |
DNA; Hayatın yapı
planı: Bu aralar, özellikle insan genomu projesi ile ilgili haberlerin
artmasıyla, DNA molekülü herkes tarafından bilinir hale geldi. Fakat "meslekten
olmayan" büyük bir çoğunluk, bir molekülle hayatın nasıl kopyalanabildiğini
veya kodlanabildiğini anlayamasa da, bunun sorumlusunun DNA olduğunu biliyor. Aslında
meslekten olanlar da henüz DNA'nın bu işi nasıl becerdiğinden tam olarak emin
değiller. DNA çok ama çok uzun bir molekül, fakat öyle bir paketleme sistemiyle
saklanıyor ki, yaklaşık 2-3 metre uzunluğunda bir molekül, 3-5 mikrometre
(milimetrenin binde biri) çapındaki bir hücre içine sığdırılabiliyor. Yandaki
şematik çizimin en üstünde, mikroskopta görebildiğimiz kromozomlar bulunurken,
aşağıya doğru, bunların içindeki DNA'nın nasıl paketlendiğini izliyoruz. Bu
resimde gördüğünüz karmaşıklığın, gerçeğin karmaşıklığı yanında adeta
"komik" kaldığını da hemen eklemeliyim. Vücudumuzdaki yaklaşık 100
trilyon hücre, buna benzer bir paketleme sistemi ile, milyonlarca kilometrelik DNA
iplikçiğini vücudumuzda saklı tutmaktadır. |
 |
Beyincikte bir Purkinje
Hücresi: Beyincik, piyano çalma, yürüme, el becerileri ve konuşma gibi
"motor" becerilerimizin öğrenildiği ve düzenlendiği bir sinir sistemi
merkezidir. Bu işlem için, adeta "fazla uyarıları budama" görevi üstlenen
Purkinje hücreleri önemli görevler yaparlar. Resimde, bir Purkinje hücresinin
"şeması"nı görmektesiniz. Hücrenin gövdesi, resmin en altında yer alan
mavi yuvarlaktır. Buradan çıkan bir dendritin nasıl karmaşık bir ağaç yapısına
dallandığını görebiliriz. Elbette, calındaki düzen bu şemadan çok daha
karmaşıktır. Purkinje hücresinin bu dalları, beynin ve beyinciğin değişik
yerlerinden gelen milyarlarca sinir kablosundan girişler alarak, çok karmaşık bir
devre meydana getirir ve halen tam olarak anlaşılamamış mekanizmalarla, gelen bu
milyonlarca veriye karşılık olarak, uygun "çıktıları" üretir. |
 |
Retina, görmenin ilk
durağı: Görme işlemi için anahtar fonksiyona sahip gözdeki retina
tabakasının bilgisayarda modellenmiş bir görüntüsü. Resimde, bizden uzaklaşan bir
takım hücre kolonları görüyoruz. Bunların en uzak ucunda bulunanlar, ışığı
algılayıp görme reaksiyonlarını ilk olarak ortaya çıkartan "koni" ve
"çubuk" fotoreseptörlerdir (ışık algaçları; resimde mor ve pembe renkli
olanlar). Bu hücrelere çarpan ışık "tanecikleri" (fotonlar), çok
karmaşık bir kimyasal mekanizma sonucu, görme işlemini gerçekleştirecek uyarıları
başlatırlar. Bu uyarılar ise kimyasal "soketler" (sinapslar) aracılığıyla
bazı ara hücrelere aktarılırlar ve sonuçta "ganglion hücreleri" denen
hücrelerin uzantıları aracılığıyla beyine taşınırlar (kırmızı renkli
hücreler). İşin garip bir yanı, ışığın gelme yönünün, bu resimde bizim
baktığımız yönden olmasıdır. Yani, ışık algılayıcı hücreler, ışığın
geliş yönüne göre ters bir yönelimle yerleşmişlerdir. |
 |
Bir sinir kablosu: Bu
şematik çizim, koku duyusuna ait elektriksel sinyalleri, burnumuzdaki koku mukozasında
bulunan duyu hücrelerinden alarak, beyindeki ilgili merkeze taşıyan koku yolu (olfaktor
traktus) "kablosunun" iç yapısını göstermekte. İçinde milyonlarca sinir
hücresi uzantısını (akson) birbirlerinden elektriksel olarak yalıtılmış bir halde
taşıyan bu sinir lifi paketi, henüz teknolojik gelişimimizin ulaşamadığı incelikte
bir iletim sistemidir. Burada, sıkı bir paket halinde ilerleyen liflerden her biri,
farklı bir algılayıcı ucun bilgilerini, beyinde koku duyusunun algılanması için ilk
durak olan koku soğanına (olfaktor bulbus) taşırlar. Sinir liflerinin arasında,
onları yalıtkan, yağlı bir kılıfla (miyelin) kaplayan hücreleri ve bu kılıfları
da görebilirsiniz. Görüldüğü gibi sinir lifleri, bu ana kablo içinde bazı demetler
(faskiküller) halinde paketlenmiştir. Ayrıca, bu kablo paketi içinde bulunan bir kan
damarı ve içindeki kırmızı kan hücresi de, kesilmiş haldeki kablonun orta
kısmında görülebilmekte. |
 |
İdrar Süzgeci: idrar
süzücü zarın ince yapısının elektron mikroskobundaki görüntüsünü
görmüştük. Burada da bu sistemden alınmış küçük bir dilimin şematik çizimini
görüyoruz. Kanda bulunan sıvı kısım (plazma), şekildeki oklar doğrultusunda bu
çok katlı zardan sürekli olarak süzülerek, böbrekteki "nefron" dediğimiz
tüp biçimli yapıların içine alınmakta ve böylece her gün litrelerce kan, yabancı
ve atık maddelerden temizlenmektedir. Burada tabakalar şeklinde gördüğümüz
yapılardan en altta görüleni, üzerinde delikler bulunan kılcal damar duvarıdır (3).
Bunun üzerinde, yoğun lifler içeren bir bağ doku katmanı bulunur (2) ve en üstte
(veya dışta) ise, bir önceki sayfada gördüğümüz "podositler"in
uzantılarından oluşan bir filtre kontrol sistemi vardır (1). Şeklin alt-yan
tarafında ise, aradaki bağ doku tabakasında bulunan protein yapısındaki bazı
liflerin yapıları gösterilmiştir. İşin ilginci, tüm bu yapıların gerçekte çok
daha karmaşık ve bu katmanların hepsinin birden, milimetrenin milyonda bir kaçı kadar
bir kalınlığa sahip olmasıdır. |
 |
Damar duvarı: Vücudumuzdaki
atardamarlardan bir tanesinin duvar yapısını ve tabakalarını gösteren bir çizim.
Üst kısımda, tabakaları ayrılmış bir atardamar, altta ise, bu damarın en iç
tabakasının daha büyük büyütmede bir görüntüsü bulunuyor. Görüldüğü gibi,
dışarıdan basit bir borucuk olarak görülen damarlar, son derece karmaşık bir
yapıya sahiptirler. Üst kısımdaki damarın duvarının orta katı, kalın bir kas
tabakasıdır ve damarın kasılıp genişleyerek, içinde bulunan kanın akış hızını
ve basıncını kontorl edebilmesini sağlar. Onun hemen dışında sinir hücrelerinden
oluşan bir "pleksus" bulunur ki, bu yapı, buradaki kasların sinirsel
kontrolünün sağlandığı çok sayıda iletişim istasyonu ve elektrik kabloları
(sinir hücresi uzantıları) içerir. En dıştaki lifli tabaka ise damarı saran bağ
doku katmanıdır. Altta görülen iç tabaka ilüstrasyonu ise, damarın en içinde
görülen "elastik taba"nın daha ayrıntılı bir görüntüsünü sunuyor
bizlere. Bol miktarda elastik özellikli protein liflerinden oluşan bu katman, damarın
fonksiyonları açısından oldukça önemlidir. |
 |
Sinir Hücrelerini
"Dinlemek": Bu mikroskop fotoğrafında, sinir hücrelerinin
oluşturduğu elektriksel aktiviteleri kaydedebilmek için kullanılan yöntemi
görmekteyiz. Koyu renkli sinir hücreleri, kortekste bulunan piramidal hücrelerdir.
Resmin sağ üst köşesinden bu hücrelere uzanan sivri cisim ise, ucu bir kaç
mikrometre kalınlıkta olan bir cam borudur. Bu cam borucuğun (mikropipet) içinde bir
tuz çözeltisi ve buna batırılmış iletken (genellikle gümüş-gümüş klorür) bir
tel bulunur. Bu şekilde oluşturulan bir "mikroelektrot", uygun bir kayıt
cihazına bağlandığında, hücrelerin gösterdiği elektriksel faaliyetler rahatlıkla
kaydedilebilir. Çok daha ince pipetlerle, hücrelerin içine kadar girip, hücre içinden
kayıtlar almak da sıkça uygulanan yöntemlerdendir. Bu sayede, hücrelerin belli
uyaranlara karşı nasıl cevaplar verdikleri ortaya çıkarılabilrmektedir. |
 |
Işığın Görünmeyen
Yüzü: Görebildiğimiz ışığın dalga boylarını ve bu aralığın diğer
radyasyon cinsleri ile olan ilişkisini gösteren bir şema. Gözlerimiz aracılığıyla
gördüğümüz tüm dünya, 350 ila 700 nanometre (milimetrenin milyonda biri) dalga
boyuna sahip dalgaların, cisimlerden yansıyarak gözümüze varması ve kendilerine
uygun görme hücrelerini uyarmalarından ibarettir. Bu dar aralık dışında bulunan bir
çok dalga tipini algılayacak alıcılardan yoksunuz. Dolayısıyla, onları da
algılayabilecek bir canlının dünyayı nasıl bir yer olarak görebileceği hakkında
hiç bir fikrimiz de yok. |
 |
İşi
"Kayganlaştırmak" ve "korumak": Bu resimde, başta sindirim ve
solunum sistemlerinin yolları olmak üzere, vücutta "kayganlaştırılmaya"
ihtiyacı olan hemen her yerde bulunan bir Goblet hücresinin şematik çizimini
görüyoruz. Bu hücre, mukus dediğimiz, glikoprotein yapısındaki kaygan ve yapışkan
maddeyi salgılamak için, deyim yerindeyse "uzmanlaşmıştır". Hücrenin üst
bölümünde gördüğümüz yeşil baloncuklar, bu mukus maddesiyle dolu ve
salgılanmayı bekleyen hücre içi keseciklerdir. Bunlar, hücrenin genellikle bir
borucuğun (örneğin barsak veya yemek borusu) orta boşluğuna (lümenine) bakan üst
kısımlarından sürekli olarak bu maddeyi salgılayarak, ortamın kayganlaşmasını,
yabancı maddelerin tutulmasını ve aşırı ortam değişimlerine karşı, bu
boşlukların etraflarını döşeyen hücrelerin korunması işlevlerini yerine getirir.
örneğin, midede, pH değeri 2 civarında olan ve içine giren hemen her şeyi eriten
kuvvetli mide asidinin (HCl) mide duvarlarına zarar vermemesi, mukus varlığı sayesinde
mümkün olmaktadır. Ayrıca besin maddelerinin ve artıkların barsakta rahatça hareket
edebilmesi de yine bu mukus maddesi sayesindedir. |
 |
Değişik Hücreler
İçin Değişik Boyama Teknikleri: Bu resimde "immunohistokimyasal"
yöntemle boyanmış sinir hücreleri görülüyor. İmmünohistokimyasal yöntemler,
hücrelerin, içerdikleri maddelere ve bunların yoğunluklarına göre farklı boyar
maddelerle farklı renk ve yoğunluklarda boyanmaları gerçeğinden hareket ederek, belli
hücrelerin işlevlerinin anlaşılmasında önemli bir teknik olarak
kullanılagelmektedir. Genel bir yöntem oalrak, örneğin, herhangi bir enzimin, beynin
hangi bölgelerinde daha fazla bulunduğu saptanmak istendiğinde, önce o enzime
bağlanma özelliğine sahip bir molekül (genellikle bir antikor) üretilerek, bu
moleküle, inaktif durumda bir boyar madde molekülü bağlanır. Daha sonra bu bileşke
moleküller, ilgili beyin bölgelerinin dilimleri veya kesitleri üzerine uygulanarak,
üretilen molekülün, üzerindeki boyar madde ile beraber, araştırılan enzim
moleküllerine bağlanması beklenir. Bundan sonra, uygun bir başka madde veya işlemle,
boyar maddenin aktif hale gelmesi sağlanır ve uygun bir görüntüleme tekniği ile,
boyanın nerelere dağılmış olduğu tesbit edilir. Bu da bize, örneğin, boyanın
yoğun olarak gözlendiği yerde o enzimin bol miktarda bulunduğunu gösterecektir. |
 |
Bir Bebeğin Anatomisi: Bu
resimde henüz anne karnındaki bir bebeğin iskeletini görmekteyiz.
Oranları biraz değişik olsa da şekil açısından erişkin bir insana oldukça
benzeyen bir iskelet yapısı var. Fakat dikkat çekici olan nokta, özellikle uzun
kemiklerin uçlarında bulunan beyaz plakalar. Bu plakalar epifiz plakları olarak bilinir
ve kemiğin boyuna uzamasını sağlayan kıkırdak dokuyu içerirler. Ayrıca bu bebeğin
kemik yapısı henüz tam olarak oluşmadığından, kemiklerin büyük bölümü, ilk
halleri olan kıkırdak yapısındadır. Resmin gerçek boyutu yaklaşık 15cm kadardır. |
 |
Süt dişleri burada, ya
diğerleri? Bebeklerin önce süt dişlerinin çıktığını ve ardından da onların
dökülerek kalıcı dişlerin geldiğini hepimiz biliriz. Peki, bu kalıcı dişler
nasıl olgunlaşıp, süt dişlerinin yerini alırlar? Bu resimde, yaklaşık 6
yaşlarındaki bir çocukta, kalıcı dişlerin yerleşimi görülmekte. Mavi ile
gösterilen süt dişleri, bir kaç yıl içinde yerlerini tamamen, sarı renkle
gösterilen kalıcı dişlere bırakırlar.
|
BÖLÜM III |
DAVID GOODSEL'in GÖZÜNDEN HÜCRE İÇİNDE BİR GEZİNTİ |
 |
YOLCULUK PLANI: David Goodsell bir ressam; daha doğrusu bir
moleküler-ressamdır. Sanatını, moleküller dünyasının aydınlatılması ve
algılayabileceğimiz boyutlara büyütülebilmesine adamış bir isimdir. Bu
çalışmasında da bir ökaryotik hücre (yani bizleri oluşturan çekirdekli ve
organelleri olan hücre tipleri) içinde şematik bir geziye çıkartıyor bizleri.
Yandaki genel hücre görüntüsü üzerindeki dörtgen bölgeler, aşağıda gezeceğimiz
8 ayrı bölümün hücrenin nerelerine denk geldiğini gösteriyor. Bu şekillerde
proteinler mavi ve tonları; çekirdek (nükleik) asitleri kırmızı ve turuncu; yağlar
sarı ve polisakkaritler (yani şeker yapıdaki moleküller) yeşil renklerle
gösterilmiş. şimdi ilk bölümden gezmeye başlayalım. |
 |
1. Hücre Zarı ve Sitoplazma: Hücre zarı, hücreyi
dış ortamdan ayıran, çift tabakalı bir yağ katmanıdır (Sarı renkli). İçinde
ayrıca çok çeşitli görevleri olan proteinler yüzer (mavi) ve dış yüzeyinde de
hücrenin kimlik kartı olarak iş gören ve fonksiyonları için belirleyici roller
üstlenen protein ve şeker yapıda bileşikler bulunur (yeşil). Hücre zarı aynı
zamanda iç kısımından, spektrin ve ankirin gibi yapısal proteinlerin yardımıyla,
tüm hücreye yayılan protein liflerin oluşturduğu hücre iskeletine de bağlanır.
Hücre zarı, bir hücrenin hayatta kalabilmesi için belki de en önemli yapıalrın
başında gelir. |
 |
2. İç Sitoplazma: Hücrenin sitoplazması önceleri
sanıldığı gibi sulu bir çözeltiden ibaret homojen bir kitle değil; başta hücre
iskeleti proteinleri olmak üzere çok sayıda moleküler yapıyı barındıran oldukça
karmaşık bir organizasyona sahiptir. Hücre iskeletinin en kalın elemanları
mikrotübüllerdir. Ayrıca ara filamentler denen lifler ve çok sayıda aktin filamenti,
sitoplazmayı doldurur. Bunlarla birlikte, dişğer bir çok enzimler ve ribozomlar gibi
moleküler makinalar, hücredeki üretim ve yıkım işlemlerini kontrol ederler (Şekilde
mavi renkle gösterilen iplikçiklerden, sol alttan sağ üste doğru seyreden ince lifler
aktin; mavi parçacıklar enzimler; kırmızı kitleler ribozomlar ve ribozomların
etrafındaki turuncu yapılar haberci RNA (mRNA) molekülleridir). |
 |
3. Endoplazmik retikulum: Yolculuğun bu noktasında hücrenin
üretim faaliyetlerinde çok öenmli bir yer tutan endoplazmik retikulumun bir
bölümünü görmekteyiz (sarı zarlarla çevrili yapı). Ribozomlar, aminoasitleri
birleştirerek proteinleri ürettikten hemen sonra, özel bir kanal aracılığıyla,
ürünlerini bağlı bulundukları endoplazmik retikulum içine enjekte ederler.
Proteinler burada, işlevlerini kazanabilmeleri için gerekli olan son hallerine
getirilirler. Bu uyarlamalardan en önemlisi, proteinlere üç boyutlu son hallerinin
kazandırılmasıdır. Proteinler, ancak uygun şekillerde paketlendikleri zaman işlev
görebilirler. Hücrede işlev yapan tüm proteinler burada üretilir. |
 |
4. Golgi kompleksi: Endoplazmik retikulumdan sonra gelen hücre
içi zarlı sistem, Gogli kompleksidir. Endoplazmik retikulumdan buraya gönderilen
proteinler, kimyasal olarak gereken bir takım işlemlere tabi tutulurlar ve daha sonra,
şeklin alt kısmında mavi renkte görülen sitoplazma kesecikleri içinde, gidecekleri
yerlere "postalanırlar". Şeklin alt kısmında görülen üç kollu protein
parçaları (triskelion), Golgi kompleksinden bir kesecik baloncuğu koparmada yardımcı
olurlar. |
 |
5. Hücrenin Enerji Santrali Mitokondri: Mitokondriler,
oksijenkli solunumun hücre içindeki merkezleridir ve içlerindeki çok karmaşık
"reaktör" sistemleri sayesinde, hücrenin kullanması için gereken enerjiyi
üretip, ATP (adenozin trifosfat) denen bileşiğin içerisinde depo ederler. ATP
molekülleri, içerdikleri yüksek enerjili kimyasal bağlarda sakladıkları
enerjilerini, hücrenin herhangi bir yerinde enerji ihtyiacı duyulduğunda kullanıma
sunmak üzere tutarlar. Enerji gereken herhangi bir yerde, ATP parçalayıcı enzimler
(ATPaz'lar), ATP'den bir fosfat grubu kopararak, ortaya çıkan enerjiyi gereken yerlere
transfer edip kullanırlar. |
 |
6. Mitokondri; çift zarlı bir sisteme sahiptir. Bu çift zarlı
sistem, besinlerden açığa çıkan enerjinin ATP formuna dönüştürülebilmesi için
önemlidir. Ayrıca, hücre içinde, çekirdekten dışında kendi DNA molekülüne sahip
olan nadir organellerdendir. Bu DNA kendi kendini yenileyebilir, eşleyebilir ve kendine
uygun proteinlerin sentezlenmesi için gerekli kodları kodlayabilir. |
 |
7. Çekirdeğin Kapıları: Çekirdek (nukleus), hücrenin ana
kontrol merkezidir. Aynen hücre zarı gibi bir zarla çevrilidir fakat bu zar kendi
üstüne katlanmış durumdadır (sarı renkli). Burada bulunan DNA üzerindeki şifre,
RNA halinde kopyalanarak sitoplazmaya gönderilir ve burada uygun proteinlere
dönüştürülür. Ayrıca, hücre içinden kaynaklanan veya hücreye dışarıdan giren
haberci moleküllerin de kimi zaman çekirdekteki faaliyetleri uyarlayabilmek ve
değiştirebilmek için çekirdek içine girebilmeleri gerekir. İşte çekirdek
üzerindeki bu delikler (nükleer por kompleksleri) karmaşık bir kontrol mekanizması
ile hücre çekirdeğine giriş çıkışı kontrol ederler. |
 |
8. Yaşamın Şifresi: Çekirdek, DNA'yı, yani, hayatın
şifresini içerir. DNA molekülleri histon denen çekirdek proteinleri üzerine, adeta
bir makaradaki iplikler gibi dolanmıştır ve kendi üzerine de sarılarak çok sıkı
bir şekilde paketlenmiştir. DNA içindeki bilginin okunmasıg erektiğinde, bu paket
dikkatli birşekilde çözülür ve üzerinde 4 adet baz (adenin, guanin, sitozin ve
timin) ile kodlanmış bulunan veriler okunarak, tekrar eski halinde paketlenip
bırakılır. Okunan veriler turuncu renkte gösterilen mRNA bileşikleri olarak
sitoplazmaya giderler ve orada proteinlere "tercüme" edilirler. Milyonlarca gen
içeren DNA'nın sürekli bu şekilde çözülüp ayrılması ve tekrar paketlenmesi
gerçekten hayal edilmesi oldukça güç karmaşıklıkta bir süreçtir. |
|
|
|
|