(4/6.Bölüm)
(Gençliğe Hitabe) (10.Yıl Nutuk) (Albüm)
Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi'nin toplanışı
sırasında da Erzurum Kongresi'nde olduğu gibi İstanbul Hükûmeti ve idarecileri
büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden
valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı
baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edemedi.
Sivas Kongresi'nin toplanılmaması için Sivas'ta bulunan Fransız Jandarma
Müfettişi Brüno da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir Kongre
gerçekleştiği takdirde Sivas'ın işgal edileceğini ve Kongre'nin dağıtılacağını
bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas'ı işgal edecekleri tehdidinde
bulundular. Fakat Mustafa Kemal'in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün bu
tehditler sonuçsuz kaldı.
İstanbul Hükûmeti Erzurum Kongresi'nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da
bütün gücüyle Mustafa Kemal'i tevkife yönelmişti. Anadolu'nun hemen her valisine
telgraflar çekilerek Mustafa Kemal'in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul'a
gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara
yeni atamalar yapıldı. Fakat hiçbir idareci, şahlanan millî irade ve millî hava
içinde İstanbul Hükûmeti'nin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.
Sivas Kongresi'nin diğer bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin
mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine, mevcut siyasî
partilerden hiçbirinin amaçlarına hizmet etmeyeceklerine dair Kongre'de yemin etmeleri
olmuştu. Bu suretle Millî Mücadele'nin hiçbir siyasî parti adına yapılmadığı,
tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu açıkça
belirtilmiş oluyordu. Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:
1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden
ayrılamaz.
Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz vilâyetlerinin
hiçbir sebep ve bahane ile ana vatandan ayrılamayacağını ilân etmişti. Sivas
Kongresi sahip olduğu tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir genişlik
kazandırdı.
2- Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa
ve mukavemet edecektir.
Erzurum Kongresi'ni toplanmaya davet eden başlıca tehlike, Doğu Karadeniz
Bölgesinde kurulması düşünülen Pontus Rum devleti ile Doğu Anadolu illerini içine
kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan gelen Yunan tehlikesini de
göz önüne alarak, vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahalenin
karşılıksız kalmayacağını mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu.
3- İstanbul Hükûmeti, haricî bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir
parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve
bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır. Bu madde ile
İstanbul Hükûmetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi bir karar veya
davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye dayanan bir
hükûmetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu.
4- Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır. Erzurum
Kongresi'nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi'nde perçinleştiriliyordu, Memleketi
kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve eğilimleri yönünde
savaşacâk, bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti. Millet artık egemenliği ni kendi
eline almıştı; kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas,
gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esaslarını oluşturuyordu.
5- Manda ve himaye kabul olunamaz. Erzurum Kongresi'nde karar altına alınan bu
görüş, Sivas Kongresi'nce de onaylanarak Millî Mücadele'nin temel kuralı haline
getiriliyordu. Millî kurtuluş hareketinin parolası hiçbir devletin merhametine
sığınmaksızın " Ya istiklal ya ölüm!" dü.
6- Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması mecburidir.
Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, artık bir mecburiyet olarak
gösteriliyordu. Aksi takdirde hükûmet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı.
7- Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir.
Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri
"Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla bir merkezde
toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de
içine almak üzere- memleket çapında bütünlük kazandırdı.
8- Mukaddes maksadı ve umumî teşkilâtı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i
Temsiliye seçilmiştir. Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik bir Heyet-i
Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi'nce 6 kişi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i
Temsiliye" genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya
kadar memleket mukadderatında yegâne söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu.
Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün
memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılâp Tarihi'mizde büyük
öneme sahip bir Kongre'dir. Üyelerinin, bütün memlekete şamil olması sebebiyle de
Millî Mücadele başlangıcında Türkiye'nin mukadderatını çizen, bütün milletin
tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre'dir. Bunun
içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi'nden daha geniş oldu.
Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal Paşa'nın amacı en kısa zamanda Anadolu'da
millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükûmet
ile Millî Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi adam, bu büyük işi
gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla
millî teşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarak- azimle çalıştı.
Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye ile temas temini ve anlaşma zemini
arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri
arasında Amasya'da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna
olmuştu. Bu görüşme İnkılâp Tarihi'mizde "Amasya Mülâkatı"
olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu'da toplanmasını istemesine
rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse
onlara âlet durumunda olan hükûmet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir
faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin esaslarını "Misak-ı
Millî" halinde kabul ve ilân etti.
Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919'da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye
üyeleri ile beraber Ankara'ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor,
İstanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşı'nda görev
almak üzere Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde İstanbul,
İtilâf Devletleri tarafından fiilen işgal edildi; şehir yabancılar tarafından
tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet
gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir
kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu.
Mustafa Kemal, İstanbul'un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına
talimat vererek Ankara'da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni
temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür'atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan
1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük
Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu
Meclis'e ve onun hükûmetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık
mücadelesinin her bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin
içinde bulunduğu şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok
ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının, istiklâl
mücadelesinin Iiderliğini yapıyordu.
Ankara'da Millet Meclisi'nin açılması, millî bir hükûmetin kurulması üzerine
Padişah ve İstanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha geniş ölçüde baltalama
yollarına sapmıştı. Anadolu'da binbir fedakârlıkla oluşturulan millî kuvvetlere
karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Millî
Mücadele kahramanları, asi sayılarak idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. Diğer
taraftan İzmir'e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza
hazırlânıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhları
alınmış olduğundan, işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahalli kuvvetler ve
gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra
Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi
aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu.
Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükûmeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı
çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu Cephesi'nde XV.
Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar
kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars'ı işgal suretiyle sınır
şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek,
merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920'de
Sarıkamış, 30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği
üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi.
Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi.
Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgelerinde Fransız birlikleriyle
mahalli kuvvetler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12
Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldılar.
21 Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması" Adana,
Mersin, Gaziantep ve diğer bazı şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı.
Yunanlılar 1920 Haziranında, Ankara'da kurulan iki aylık yeni hükûmetin içinde
bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesi'nde umumî
taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan Kuvay-ı Millîye
cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa'yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak'ı
işgal etmişlerdi. Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükûmeti de 10 Ağustos
1920'de İtilâf Devletleri'yle Sevr Antlaşması'nı imzalamak suretiyle dış
düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu.
Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği
sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli
bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki,
Millî Mücadele'nin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otorite altında
toplanmalarına bağlı idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü
teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete
halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü
kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tâbi tutulacaktı.
Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Millî Savunma
Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi
Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine
vermişlerdir. Bu aylar, Millî Mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin
aylarıdır.
Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü
örgüt sür'atle millî ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım
kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak
istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar, Millî
Mücadele'nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla
bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor,
kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta altında
örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin huzurları
daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük
Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık tutumları, millî hükûmete
karşı bir isyan halini almıştı.
Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlıkla kurulan düzenli orduda emir ve
komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi
gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi, ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer
kazanılamayacağı gibi, aksine bu asi kuvvetler her başarıda orduya ayak bağı
olacaktı. Bu sebeple hükûmet, Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına
karar verdi.
29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey'le Güney Cephesi Komutanı
Albay Refet Bey, Çerkez Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete
geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi
kuvvetleri'nin Kütahya'yı işgali üzerine Gediz'e çekildi. Millî kuvvetler, asileri
takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz'i de işgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav
yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı.
İşte şimdi Millî Mücadele'nin en dramatik anları yaşanmaktadır. Batı Cephesi
kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok
uzaklaşmışlar, Gediz'e kadar ulaşmışlardır. Çerkez Ethem'i takip sebebiyle
cephelerin boşaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaştığını haber alan
Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç buhranı, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor
ânını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem
Uşak cephelerinden sür'atle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk
kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde anîden bastırıp mağlup etmek, bu suretle
Eskişehir ve Afyon'u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plân
gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık millî hükûmeti doğduğu yerde
boğmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı.
Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de, Afyon da askerî yönden
önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da
düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cepheleri'nden ilerleyen düşman
kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkânı bulursa, Çerkez Ethem'e karşı geride
bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya
çıkacak korkunç tablo bu idi.
Düşman taarruzu ile gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi
komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem'in takibine ara vermeyi ve
Kütahya ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit
geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevk etmeyi kararlaştırdılar. Ancak
Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü
mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha önce
İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz, Eskişehir'e kadar yol almış
olacaklardı. O halde yapılacak iş, son sür'atle İnönü mevzilerine yetişerek
ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeşlerine
karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler
İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı
İnönü mevzilerini daha da takviye etmek üzere, Ankara'da yeni kurulmakta olan 4.
Tümen de Cepheye çağrıldı. Ethem'in takibine ara vererek Kütahya'dan hareket eden
11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı.
Öte yandan Yunanlılar sürâtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve
Pazarcık'ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü işgal ettiler. Fakat bütün bu
işgallere, güç şartlara, iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun
zaferle biteceği hususunda başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin
inançları asla sarsılmamıştı. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet
Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki
düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun,
kesin başarı, son başarı meşru bir amaç izleyenlerde olacaktır."
I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük
yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, şimdi
Türk Kurtuluş Savaşı'nda dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve
yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından "İnönü"
soyadı verilecekti.
Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin
çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane
püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu
bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve
topçu ateşiyle karşılaşmaları, onları gerçekten şaşırtmıştı.
Muharebe,10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu
sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz'den muharebe meydanına gelmiş,
savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman
kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesi'nin karargâhı
bulunan İnönü istasyonunun kuzeyvine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet
karşısında cephe karargâhı istasyondan alınarak sür'atle İnönü köyüne
nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi.
Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an
gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı.
Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından
aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri
kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden
taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada
onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10
Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde
geri çekilmeye başladılar.
Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay
İsmet Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının, mukaddes topraklarımızı
düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç
olmasını Allah'tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu
zafer dolayısıyla tebrik ederim". Gerçekten I. İnönü zaferi, Atatürk'ün
ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26
Ağustos ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir.
<< Geri
>> << Devam >>
|